¥
Necip Fazıl’ı ilk keşfeden isimlerden birisi Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Varlık Dergisi’nin 13 Temmuz 1933 tarihli sayısında, Necip Fazıl için şunları yazar:
-“Birkaç defa düşündüm... Her hayat davetinin önünde, yelesi taze ve keskin bir bahar kokusuyla kabarmış bir küheylan gibi burun delikleri açılıp kapanarak şahlanan bu genç adam, kendisini şiirin dar nizamına sokmamış olsaydı acaba ne olurdu”?
Sorduğu soruya yine Tanpınar’ın kendisi cevap verir:
-“Belki zaferini terennüm eden tunç boruların akislerini, ufkun dört köşesinden üstümüze bir altın yağmuru halinde yağdıran bir kahraman, belki köksüz bir adam, belki de daha büyük bir ihtimalle, sadece bir deli.
Bazı insanlar ara sıra ayaklarını imkânsızın denizinde yıkadıkları içindir ki, zaman zaman başları bulutlarla çarpışır.”
Tanpınar’ın bu ifadelerinden sonra üstad Necip Fazıl’ın bulutlara çarptığı sırada dile getirdiği şu mısraına yer verelim.
“Otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum”. Necip Fazıl’dan sonraki halimizi de yine onun dizeleriyle anlatalım.
“Çıbanımız çok derin, işletemez yakılar;
Nerde bizim şarkımız, nerde öbür şarkılar”?
Evet, bugüne geldiğimizde görüyoruz ki, dünya ile ahiret arasındaki dengeyi kurmakta bir hayli zorlanmakta ve geminin dümenini dünyaya doğru çevirmiş vaziyetteyiz.
Oğuz’un altın sesi eğer bugün aramızda olsaydı, sanırım her birimizi 24 saat sözleriyle döver, belki de terk ederdi.