• 96 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kadının görevi nedir? Kadının hayatını başkası belirlerken neden erkeğin hayatını başkaları belirlemiyor? Birde söyle düşünelim: Neden feminizm ortaya çıkarken erkekler ile ilgili bir ideoloji ortaya çıkmamıştır?


    Sorulacak sorular çokken aslında bilenen cevaplar aynı. Bu cevapları biliyoruz ama bunu uygulayacak güçleri varken neden güçlerinin gösterilmesine izin verilmiyor ?



    Bu kitapta okuyacağımız her öyküdeki kadınlar, birbirinden farklı yerlerdeler. Birbirlerini tanımıyorlar ama hayatlarında bir mücadele var. Kimisi ailesinden zülüm görmüş kimisi eşlerinden kimisi de yaşamdan. Herbirinin hikayesi yüreklerde bir sızı oluşturuyor. Bu sızının nedeni hikayelerdeki o kadınların gerçek hayatta da var olması. Sokakta yürüdüğümde aslında o kadınlar varlar. Onlar sessizce bağırıyorlar. Bağırmalarını duymamızı istiyorlar; onların yüzlerinden o bağrışlar görünüyor. Yüzleri yalan söylemiyor. Kendi ayaklarının üzerinde durma çabalarını görmemizi istiyorlar.



    Kadınlar çok güçlü ve bu güçlerinin kanıtını hayatlarına tohum olarak ekiyorlar. Bu tohumlara zarar verilmezse onlar fidan olacak. Onların hayatları yeşerecek.



    Bütün kadınların güçlerinin fark etmesi dileği ile.



    Kitabın içinde altı tane öykü ve kadınlara adınan bir şiir bulunmaktadır.



    İlk öykü Ayşe Sevgi Arıyordu.



    "İnsanlar, böyle güzel bir günde sıkıntılarını, dertlerini unuturken, bir köşede itilip kakılmışlığı yaşayan, en güzel günde bile gözyaşıyla gülmeye çalışan, yığın dertlerin acı tebessümlerinin adının mutluluk olduğu, katmerleşmiş mutluluk çökeltileri ile yaşayan, yaşamaya çalışan insanlarda vardı!"



    Ayşe de onlardan biriydi. Ailesi onu anlamıyordu. Onu hep susturuyorlardı. Kız olduğu için onun söz hakkı olmadığını dile getiriyorlardı. 8 çocuklu bir ailede yaşamını sürdürüyordu. İtilip kakılarak büyüdü Ayşe.



    "On dört yaşındaydı ve üstelik çocukluğunu yaşayamamıştı. İçinde bulunduğu olumsuz koşullar beklentilerine gölge düşürmüş, içine kapanık bir insan haline getirmişti. Hâlbuki hayattan beklentileri vardı. Hayalleri vardı. Pembe hayaller… Her genç kızın hayalleri gibi… Ama ailesi bunları görecek durumda değildi. Bu şirin kızın hayallerini, düşüncelerini anlayacak kültür seviyesinden mahrumdu. Dolayısıyla bu şirin kızın yavaş yavaş serpilen, güzelleşen ve yastığa başını koyduğu zaman hayaller kuran bir genç kız olduğunu anlayamadılar."



    Bir gün karşısına Ahmet çıktığında belki de aradığı sevgiyi bulduğunu düşünmektedir. Yaşadıkları, ailesinden sevgi görmemesi ona başkalarından sevgiyi aramasına neden olmuştur. Ayşe'nin hayatını onun sevgi arayışını okuyoruz.


    "...sözcükler… İnsanı hayata bağlayan, bazen kandıran bazen umutlandıran, zaman zaman yalvartan, aman dileten sözcükler. Ortalığa taç yapraklar gibi saçılan, bazen sonsuz, sınırsız yolculuğa çıkmış gibi yol gösteren bazen dingin sularda yüzmenin kapısını aralayan sözcükler."

    Bu öyküden sonra Kadınlarımız şiiri bulunmaktadır.


    "Kadınlarımız

    Hayata gelişi olay yaratan
    Mahalle baskısıyla büyüyen
    Her şeye rağmen yılmayan
    Kadınlarımız
    Emekleri çoktur ama görülmez
    Fedakârlıkları çoktur ama duyulmaz
    Hayattaki en büyük koruyucumuz
    Kadınlarımız
    Kendi hayatını yaşamaz
    Evine ailesine kendini adayan kadınlarımız
    Çocukları sıkılmasın üzülmesin
    Diye kendi üzülen kadınlarımız "

    İkinci öykü Doğu'da Yaşam. Ailesinden sevgi görmediği için hayata nefret ile bakan Fatma'nın hikayesi.

    "Fatma, sürekli dayak ve baskı ile büyümüştü. Çocukluğunu yaşayamamış, okul hayatı görmemişti. Kara cahil bir küçük kızdı. Onun kaderini babası çizmişti! Okula gitmeyeceksin çobanlık yapacaksın, demiş ve Fatma köyün küçük kız çobanı olmuştu. Ailesinin geçimine çobanlık yaparak katkıda bulunmak zorunda bırakılmıştı. Ailesine göre kız çocuğunun yaşaması için tek bir neden vardı: O da evlenene kadar çobanlık yaparak aileye yardımcı olmak, kocaya gittikten sonra da evine ve kocasına kadınlık yapmak!"

    Ailesi onu erken yaşta evlendirdiğinde ona attıkları kazığı unutamaz. Fatma'nın hayat mücadelesini okuyoruz.

    Üçüncü öykü Hastalık Hastası. Gülay teyze hastalık hastası biridir. Mahmut amca bu yüzden emekli olmak istemez. Bu hikayede Gülay teyzenin yaşadıklarından sonra oğlu Ali ile aralarındaki ilişkiyi okuyoruz.

    Dördüncü öykü Engelli Kadının Başarısı. Gülçin sıcak havalarda dışarı çıkıp dolaşmayı çok sever. Bu dolaşmalarında insanları izler. Bugün de hava sıcak ve o dışarıya çıkmıştır. Karşısına tahtadan bir bacağı olan kolunu tek değneğine dayanarak mendil satan kadını görür. Hayat dersini işte bu kadından bir daha öğrenecektir.

    “Hepimiz bir engelli adayı değil miyiz?” diye mırıldandı. Hayatta neyin garantisi vardı ki?"


    "Karşıdan engelli kadını izlemeye başladı. Bir yandan da düşünüyordu.
    Türkiye gibi bir ülkede kadın olmanın zorluğunu düşünüyordu.

    Ama hayır, aslında İslam ülkelerinde kadın olmanın zorluğunu düşünmeye başladı.

    Kadını horlayan din adamları, kadını aşağılayan kocalar, kayınvalideler…
    Tarlada, bağda, bahçede çalışan, evde anne ve eş olarak hizmet eden kadının çalışan
    insanlar gibi 08.00 „de başlayıp akşam 17.00‟de biten sekiz saatlik bir mesaisi
    yoktu. Kadın resmen köle gibi kullanılıyordu. Devlet, kadın haklarını görmezden
    geliyor, kadının haklarını koruyacak yasalar çıkarılmış olsa da hâlâ yetersiz
    olduğunu düşünüyordu. Üstelik kadın engelli olunca…



    İslam dünyasında kadın gülemez! Kadın dişiliğini kocasına gösterecek,

    çocuk doğuracak, ev işleriyle uğraşacak, tarlada ve bahçede çalışacak. Kadına
    gülmek yasak! Kadın ağlamak, itilmek ve kakılmak için yaratılmış!
    Ama bu kadın bilinen bu gerçekleri ters yüz edercesine, kendini âlim
    sıfatıyla adlandırıp kadınların aşağılanmasına neden olan din adamlarının,
    maçoların, insan kılığına bürünmüş erkeklerin yüzüne tükürürcesine ve onların kafasına
    o tahta bacağıyla vururcasına gülümsüyordu. Evet, yüzünde hayatın derin
    acıları olmasına rağmen yüzü gülügülüyordu. Bu şartlar altında bile yüzünün gülmesi
    Türk kadınının ne kadar güçlü olduğunu göstermeye yetiyordu. Yüzündeki tebessüm,
    onun gücüne güç katıyordu."

    "Hayatta her şey para değildir. İnsanın insana muhtaç olduğu öyle anlar vardır, o anın
    gününü, saatini kimse bilemez. Böyle bir ana denk gelen tesadüfleri kimse umursamaz,
    düşünmez. Gülçin, böyle bir ana denk gelmişti! Kim bilir engelli bu kadından öğreneceği
    çok şey vardı belki. Hayat dersini hiçbir okul vermiyordu. Bu kadın, Gülçin‟in yaşamında
    hiç tecrübe edinmediği, belki hiç duymadığı, bilmediği, belki umursamayarak geçtiği
    şeyleri öğretecekti!
    Ona bakarken, asıl özrün sahip olduklarının değerini bilememek, olduğunu düşündü.
    Nedense insanların fiziki sakatlıkları hemen dikkatimizi çeker. Mesela topallayan bir
    bacağı asla gözden kaçırmayız ancak topallayan yürekleri de asla fark etmeyiz!"

    “Elimizdeki güzelliklerle zenginlikleri fark edemediğimiz için mutluluğu uzaklarda
    arıyoruz. Hâlbuki mutluluk çok yakınımızda.”

    "Her sevenin, sevdiğine ışık olması gerekir.”

    Beşinci öykü Alışveriş Hastalığı. Canan sürekli tüketime alışmış biri. Artık bu dürtüsü ile
    her zaman alışveriş yapar hale geliyor. Ucuz olan ne varsa almaya başlıyor.
    Onun hikayesini okuyoruz.

    Altıncı öykü Aşkı Arayan Kız. İlknur İzmirli güzel bir kız. Üniversiteyi Istanbul'daki bir
    okulu kazanınca hep beraber istanbul'a taşınırlar. Bir gün karşısına Ömer çıkar ve
    onun hayatı bir anda değişir.
  • Ayrılık ne biliyor musun?
    Ne araya yolların girmesi,
    Ne kapanan kapılar,
    Ne yıldız kayması gecede,
    Ne ceplerde tren tarifesi,
    Ne de turna katarı gökte.

    İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

    İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
    Birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
    Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
    Duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
    Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.

    Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde
    Kendi sesiyle silinmek.
    Birdenbire büyümesi
    Gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun.
    İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi
    Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde.

    Saçına rüzgar,
    sesine ışık düşürememek kimsenin.
    Parmaklarını sözüne pınar edememek
    Uzaklarda bir adamın üşümesi
    bir kadın dağlara daldıkça.
    Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan
    Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
    Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması
    Ayrılık yağmurdan vazgeçiş, sudan üşüme
    Yalnızca gölge vermesi ağaçların
    İyiliğin küfre dönmesi ayrılık.
    Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya
    Başını alıp gitmek gibi bir geri dönüş
    İki adımından birisi insanın, sevincin kundakçısı,
    Hüznün arması, süren korkusu inceliğin.

    Ayrılık, o küçük ölüm!

    Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

    Şimdi anlıyor musun
    gidişinin neden ayrılık olmadığını,
    Bir yaprak düşmesi kadar ancak,
    acısı ve ağırlığı olduğunu.
    Bir toplama işleminin
    sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
    Boşluğa bir boşluk katmadığını,
    kar yağdırmadığını yaz ortasında....

    Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından
    kalkıp ağzını yıkadığında başlamıştı.
    Ben bulutları gösterirken,
    “Bulmacanın beş harfli bir yemek sorusuna”
    yanıt aramanla halkalanmış,
    “Aşkın şarabının ağzını açtım,
    yar yüzünden içti murt bende kaldı”
    Türküsü tenimde düğümlenirken,
    odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
    Dağlarda öldürülen çocukların
    fotoğraflarını kenara itip,
    “Bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı?”
    Dediğinde varacağı yere varmıştı çoktan.

    Ne mi yapacağım bundan sonra?

    Ayak izlerimi silmek için
    sana gelen yolları tersinden yürüyeceğim önce.
    Şiir okumayacağım bir süre,
    Hediyelik eşya satan dükkanların
    önünden geçmeyeceğim.
    Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu,
    bir gül ağacının dibine dökeceğim.
    Yeni bir yanlışlık yapmamak için
    telefonlara çıkmayacağım
    Ardı kuş resimli aynalar
    arayacağım mahalle pazarlarında
    Gençliğimi anımsamak için.
    Emekli kahvehanelerinde yaşlılarla konuşarak,
    Sonumu görmeye çalışacağım.
    Fotoğraflarını güneşe koyacağım,
    bir an önce solsun diye.
    İçinde ay ışığı, iğde kokusu ve begonvil bulunan
    Tüm resimleri duvarlardan indireceğim
    Mican türküsünü asacağım yerlerine.
    Falcı kadınlara inanmayacağım artık
    Trafik polislerine adres sormayacağım.
    Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle
    gülmeyeceğim kimseye.
    Fesleğenden başka bir çiçek
    Koymayacağım penceremin önüne.
    Büyük kentlerin varoşlarında çırpınan
    Üç milyon yurtsuza evimi açacağım.
    Nerde bir kayıp, bir faili meçhul varsa
    Bıraktığı acının yanına resmini asacağım.
    Şaşırma! Yetimi korumak için
    Yeni aşklar bulacağım kendime.

    Ne yapacağımı sanıyorsun ki?

    Tenin tenime bu kadar sinmişken,
    Ömrüm azala azala akarken önümde,
    Gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
    Senin korkularını,
    benim inceliğimi doldurup yüreğime,
    Bıraktığın boşluğu yonta yonta
    binlerce heykelini yapacağım.


    Şükrü Erbaş
  • 432 syf.
    ·5/10
    Linda Howard ile ilk olarak aşk tuzağı kitabı ile tanışmıştım zamanında. Şunu anladımki polisiye okudukça tatminsizlik başlıyor ve her yeni kitapta bir öncekinin üstüne çıkmak ve daha iyisini okumak istiyorsunuz. Daha çok merak etmek, daha çok gerilmek istiyor daha fazla gizem arıyorsunuz. Zaman geçtikçe gerçekten iyi yazarlardan güzel polisiyeler ortaya çıkıyor ve biz onları büyük bir keyifle okuyoruz ama her polisiye de aynı keyfi alamıyoruz. Ve bu durum son sayfayı kapattığınızda gerçekten hayal kırıklığı yaratıyor. Ne yazıkki Gölge kadında bende bir tat bırakmadığı gibi oldukça durağan ve yavan geldi. Her bir kitaba verilen emeğe saygım sonsuz lakin konu o kadar sağlamdı ki bir kurgu ancak bu kadar sıkıcı ve basit aktarılabilirdi okuyucuya. Üzgünüm giriş gelişme sonuç olarak değerlendirdiğimde bile bir yerinden tutamadım.
  • .. Vahşi Kadın'ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hâlâ varlığını sürdürmekte.

    Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.
  • (UZUN AMA OKUMAYA DEGER ))

    Canım Babam

    Gelin arabasında âdeta cenaze havası vardı. Gelin ve damadın ikisi de bir karış suratla, hiç konuşmadan oturuyorlardı. Düğün az önce bitmiş, evlerine gidiyorlardı. Arabaya oturana kadar düğünde ikisi de zoraki gülümsemişlerdi. Artık bütün enerjileri bitmişti.

    Oysa bu günü ne çok beklemişlerdi… İki yıl olmuştu tanışmalarına. Çok sevmişlerdi birbirlerini. Düğün günü ömrünün en mutlu günü olacak diye düşünmüştü Mehlika. Bu yüzden bugünü burnundan getiren kayınvalidesini bir kaşık suda boğmak istiyordu. Kayınvalidesi hiç kimseyi dinlememiş, ucuza gelsin diye kendi istediği düğün salonunu tutmuştu. Salon davetlilere küçük gelmiş, ayakta kalanlar olmuştu.

    Mehlika ve annesi “Ele güne mahcup olduk!” diye çok fena sinirlenmişlerdi. Mehlika düğün boyunca söylenmese Abdullah için bir problem yoktu. Anne babası aksaklıkları gidermek için uğraşıyorlardı. Ayakta kalanlara sandalye ve masa ayarlamaya çalışıyorlardı.

    Düğün bittiğinde Mehlika salonda anne babası ile vedalaştı. Annesinin yüzünden düşen bin parçaydı. “Seviyorum, âşığım demeseydin ben bu pintilere kız mı verirdim?” diye söylendi. Mehlika ne diyeceğini bilemedi. Babası kimseye göstermemeye çalışarak eline bir zarf tutuşturdu. “Bunu eve gidince mutlaka oku.” diye eğilip kulağına fısıldadı. Mehlika zarfı çantasının içine koydu.

    Eve varana kadar hiç konuşmadılar. Kapıya geldiklerinde Abdullah anahtarı çıkardı, kilidin üzerine taktı fakat kapıyı açmadı. Döndü, Melika’ya baktı:

    “Karıcığım gel şu an itibariyle bütün tatsızlıkları dışarıda bırakalım ve evimize iki sevgili olarak girelim. Yaşadığımız hiçbir şey bizden daha mühim değil.” dedi.

    Mehlika “Tamam…” diyemedi. Düğün boyunca içinde biriktirip söyleyemediği şeyler vardı. Onları Abdullah’a söylemeden rahat edemezdi.

    “Senin için söylemek kolay…” dedi. “Düğünüm burnumdan geldi. Tabii annenin yaptıklarını duymak istemiyorsun. Bundan sonra anneni asla görmek istemiyorum.”

    “O düğün aynı zamanda benim de düğünümdü, sen üzüldüğün için benim de burnumdan geldi… Ne yapalım, olan oldu. Bunların hepsini dışarıda bırakalım diye sana gül uzatıyorum.”

    “Kapıyı aç, ben çok yorgunum, ayakta durur halim yok.” dedi Mehlika.

    “İyi o zaman, ben de yorgunum, bu akşam düğüne ait hiçbir şey duymak istemiyorum, yarın konuşuruz.” dedi ona karşılık Abdullah.

    Evlerine girdiler ve hiç konuşmadan sessizce yattılar. Birbirlerine dokunmak bile istemiyorlardı. Mehlika düğün gecesi giymek için hazırladığı seksi ipek gecelik yerine ayıcıklı pjama takımlarını giyip yatağın bir ucuna kıvrıldı. Abdullah da diğer ucuna yattı. Çok yorgun olmalarına rağmen ikisini de uyku tutmuyordu, yatakta dönüp durdular.

    Mehlika’nın aklına babasının verdiği zarf geldi. Yataktan usulca kalkarak çantasını alıp salona geçti. Zarfı açtığında içinden bir mektup çıktı. Babası ona mektup yazmıştı. Merak içinde hemen okumaya başladı.

    Sevgili kızım, Mehlikam!

    Bugün yuvadan uçtun. Artık kendi yuvanı kurma zamanı. İnşallah çok mutlu olursun. Mutluluğuna katkısı olsun diye bir baba olarak sana nasihatlerim var. Bunları sana söylemeyi düşündüm fakat “Söz uçar, yazı kalır…” derler. Kalıcı olsun diye yazmaya karar verdim.

    Belki diyeceksin ki “Baba senin çok mutlu bir evliliğin mi vardı ki bana nasihat ediyorsun?” Biliyorum kızım, mutlu bir evliliğimiz yok, zaten bunun için yazıyorum sana.

    Biz annenle birbirimize âşık olarak evlenmiştik; fakat aşkımız pek uzun ömürlü olmadı. Ben de annen de hata yaptık. Bu aşkın neden bittiğini, neden sevgisiz bir evliliğe kendimizi mahkûm ettiğimizi ben ayrı izah ediyorum, annen de kendine göre açıklıyor. “Kızlar annelerini model alır.” derler. Beni annenden soğutan hataları bu yüzden yazıyorum ki sen de aynısını yapma. Çünkü sen bir kadın olarak erkeklerin nelerden çok incindiğini bilemezsin. Bu sözlerim kulağına küpe olsun.

    Yavrucuğum, erkeği üç şey çok incitir:

    Birincisi: Karısı tarafından saygı görmemek, adam yerine konmamak erkeği çok incitir ve karısına olan sevgisini bitirir. Kadın kocasını evin reisi olarak değil de terbiye edilmesi gereken bir çocuk olarak görür, tenkit eder, azarlarsa yani erkeğin erkek olmasına izin vermezse karı-koca arasında muhabbet olması mümkün değildir. Aman kızım, kocana saygılı ol ki o da sana sevgisini göstersin.

    İkincisi: Bir kadın kocasının ailesini sevmiyorsa, saygı duymuyorsa erkek karısına çok kırılır.

    Canım kızım, eşinin ailesine saygılı ol ve onları sevmeye gayret et. Arkalarından konuşma. Hataları elbette olacaktır, hepimizin olduğu gibi. Hatalarına takılma, gözünde büyütme.

    Hiçbir erkek “Seni çok seviyorum aşkım ama anneni sevmiyorum…” diyen bir kadının sevgisinin gerçek olduğuna inanmaz. Kadınların çoğu bu ifadeyle söylemese de eşlerine annesini sevmediğini her vesile ile anlatırlar. Bir erkeğe “Annen dedikoducu, annen cimri, annen arkamdan konuşuyor, annen temiz değil…” denmesi erkek için “Sen dedikoducu, kötü bir kadının kötü oğlusun…” demektir. Erkekler bunu “Sen kötü kadının iyi oğlusun…” diye anlamazlar.

    Erkekler korumacıdır. Vatanı aileyi korumak bizim vazifemizdir. Sadece eşimizi ve çocuklarımızı değil; annemizi ve kız kardeşlerimizi de korumak isteriz.

    Kocanın annesi hakkında söyleyeceğin her kötü söz; kocanın kalbine attığın kocaman bir ısırıktır. O ısırık yüreğini kanatır, içini sızlatır. Isırık izleri yan yana çoğaldıkça büyük bir yaraya dönüşür. O yaralı yürekle seni ne kadar sevmesini bekleyebilirsin?

    Erkeğin kalbi kadınındır; kadının kalbi de erkeğindir. Eşin kalbinde senin sevgini taşıdığı için o kalp sana aittir. O kalbi kırma, yaralama, iyi bak ki sevginiz zarar görmesin.

    Kocana annesinin hatalarını göstermek için boş yere uğraşıp onu kırma. Kadınlar zannederler ki biz erkekler annelerimizin hatalarını görmüyoruz. Oysa annelerimizin bütün hatalarını görürüz; fakat eşlerimize itiraf etmek zorumuza gider. Annemiz nasıl küçükken bizi koruyup kollamışsa biz de onu koruyup kollamak isteriz. İşte bu yüzden kadın kayınvalidesinin hatalarını söyleyince erkek hatasını gördüğü halde annesini savunur.

    Kayınvaliden senin arkandan konuşsa bile sen onun için kötü bir şey söyleme kızım. Birbirini kötüleyen iki kadının ortasında kalan erkek daha çok annesinin tarafında olur, ona inanır. Onunla kan bağı ve uzun bir geçmişi vardır. Onu doğuran, büyüten, üzerinde o kadar emeği olan annesine sırtını dönüp karısının yanında yer almak istemez. Akıllı bir kadın hiçbir zaman kocasını annesi ile kendi arasında bırakmaz.

    Kocana annesinin hatalarını göstermek istiyorsan ona annesini öv, annesi hakkında iyi şeyler söyle. Mesela annesi:”Karın kötü, dağınık…” diyor; sen “Annen çok iyi bir kadın, onu seviyorum” diyorsun. Ne düşünür erkek? “Karım ne kadar iyi bir kadın, demek ki annem onu kıskandığı için arkasından konuşuyor.” O zaman annesi senin için ne söylerse söylesin kocan ona inanmaz, tam aksi, güzel tutumundan dolayı seni takdir eder.

    İşte böyle güzel kızım. Kocanın ailesi ile uğraşma. Sevginize kendi elinle zarar verme. Kayınvaliden ne yaparsa yapsın, sen doğru davranışı gösterirsen mutluluğunuza gölge bile düşüremez.Gelinler yardım etmezse kayınvalideler evliliklere zarar veremezler.Kocanla yapacağın hiçbir tartışmaya ailesini karıştırma. Ailelerimiz bizim zayıf yanlarımızdır. Onlara gücümüz yetmez, istesek de değiştiremeyiz onları. Bu yüzden kocanı hiçbir zaman zayıf noktasından vurma ki senden nefret etmesin.

    Üçüncüsü: Bir babanın kızına söylemesi ne kadar uygun olur bilmiyorum ama erkeğin yatakta karısı tarafından reddedilmesidir. Bu da erkeği çok fazla yaralar, incitir, karısından soğutur.

    Sevgili kızım Mehlika’m,

    Benim söyleyeceklerim bu kadar. Sözlerimi okuyup geçme, bu sözlerde yılların tecrübesi var. Bunları annene anlatamadım, biz mutlu olamadık; ama sen anla ve mutlu ol kızım.

    Seni çok seven baban.

    Mehlika, elinde mektup, uzun uzun düşündü. Mektubu iki kez daha okudu. Sonra gitti, bu gece için önceden hazırladığı geceliğini giydi, saçlarını taradı ve yatağa girip sırtı dönük yatan kocasına sarıldı. Kulağına “Tatsızlıkları bir daha açmamak üzere geride bırakacağıma ve bundan sonra ‘sevdiğimi doğuran kadına’ iyi davranacağıma söz veriyorum.” dedi. Ona dönüp bakan kocasının gözlerinde gördüğü sevgiden dünyada daha değerli hiçbir şeyin olmadığını düşündü.

    Sema Maraşlı “Tatlıya Bağlayalım” kitabından
  • Demedim mi bu hasret bitirir seni
    Ay dolanır gider, yalnız kalırsın
    Her gün yeni baştan dağılır, ufalırsın
    Demedim mi yüreğim sevme!

    İşte ne gözyaşı, ne yemin, ne söz....
    Geri dönen hangi güvercinin var? 
    Senin hangi çiçeğini sakladı bahar? 
    Demedim mi aklım, inanma!

    Bir gün naza çeker kendini demedim mi? 
    Görmesen zindana döner bu şehir...
    Görsen, umursamaz, aldırmaz kafir
    Demedim mi gözlerim bakma!

    Demedim mi bu ürperten sıcaklık...
    Bu taze güzellik kaybolur birgün? 
    Sonra boşu boşuna aranır, dövünürsün
    Demedim mi ellerim dokunma!

    Demedim mi bir gün susar şarkılar
    Sesine ses veren rüzgar olur...
    istediğin kadar artık bekle dur...
    Demedim mi kulağım duyma!

    Birgün çıkıp gideceği belliydi
    Ayan beyan belliydi anlayamadın.
    Başka bir rüyada şimdi o kadın
    Demedim mi kollarım sarma!

    Bütün çektiklerim senin yüzünden
    Gölge bile geçirmezdin bir zaman üzerinden
    Ah! şimdi paramparça oldun binbir yerinden
    Demedim mi gururum kırılma!
  • Yangın yerine dönmüş serseri ruhum
    Bildiğim tüm masalları unuttum ben
    İçim dışım çok zamandır darmadağın
    Ne güzel bir çocuktun sen
    Tedirgin bir bekleyiş kemirir bedenimi
    Tanıdık bir karanlık çöker içime
    Akşam yine kanıyor üzerime
    Yalnız bir gölge yeni bir öfke
    Haklı değilim firar doğar yine
    Heeer gece
    Bir mezarcı gibi zihnim
    Yeni çukurlar kazar benim içim
    Bitap düşer sövmekten kırık kalemim
    Aynı cümlede buluşur tüm kelimelerim
    Ne güzel bir çocuktun sen
    Dilime dolanmış bir ağıt adın
    Aynada uykusuz, yılgın bir kadın
    Başlıksız yazılarda buluyorum kendimi
    Yüksek sesle okursam duyar mısın?
    https://www.youtube.com/watch?v=h3S_aL_EnnA