• Sarhoş olmak isteyen varsa olsun
    Bu kötülükten ve zehirden
    Ama senin yüzündeki güneş
    Daha da güçlüdür yarattığı gölgeden
    Hava kadar saf olan bu mutlulukta
    Ne diye arayayım kafiyeleri
    Bir tek gülücük anlatmaya yeter
    İnsan olmanın müziğini
  • Beni dağa götür, zahidlerin yoluna
    Sıkıldım kalabalık dünyada
    Bir taraftar olmaktan
    Beni kalbin durma noktasına götür
    Annesinden ayrılan kızların
    Düşlerde sığındıkları dergâha
    Yani ki beni uçurumun kenarına
    ölmeye götür
    Orada yalvarayım Söz'ün sultanına
    Beni bir dağ yamacına
    Mahmur kelebeklerin
    Sabah selamını almaya götür..
  • Bana benzeyen, görünüşte bendeki ihtiyaçlara, tutkulara, arzulara sahip bu insanlar niçin kırarlar beni? Ancak benimle eğlenmek, bana çatmak için yaratılmış bir avuç gölgeden başka bir şey mi bunlar?
  • Yüzü ilk bakışta bir köylününkine benzer. Kerpiç renkli, neredeyse kirli, çökük yanakları kırışmış, yıllarca çekilen acılardan yol yol olmuş, çatlaklarla dolu cildi kurumuş ve içine gömülmüş; yirmi yıl peşini bırakmayan o hastalık bir vampir gibi kanını ve rengini emip tüketmiştir.

    Sağda ve solda iki heybetli taş blok, Slavlara özgü elmacık kemikleri dışarı fışkırıyor, buruk ağzı, kırışmış çenesi dağınık, çalı gibi bir sakal tarafından istila edilmiş. Toprak, kaya ve orman, trajik derecede basit bir manzara, işte Dostoyevski’nin yüzündeki derinlikler bunlardır. Her şey karanlık, dünyevi ve güzellikten yoksundur bu köylü, hatta neredeyse dilenci görünüşlü çehrede; düz, renksiz, mat bir şekilde kararır, taş üzerine serpiştirilmiş bir parça Rus stepi. Derinlere çökmüş gözler bile bulundukları uçurumdan bu yıpranmış kerpiç yüzü aydınlatamıyor, çünkü onlardan fışkıran alev berrak ve göz kamaştırıcı bir şekilde dışa doğru vurmaz, hemen kendi içine, kanına yönelir ve yakar kavurur kendi keskin bakışlarını. Gözler kapandığında ölüm hemen üzerine atılır bu yüzün ve yüz hatlarını bir arada tutan o sinirli gerginlik derin bir cansızlığa dönüşür.
    Eseri gibi yüzü de önce duygulardan oluşan bir dehşet halkası yaratır, tereddütlü bir utangaçlık ve ardından tutkulu, giderek artan bir büyülenme içinde bu dehşet hayranlığa dönüşür. Çünkü sadece çehresinin bu dünyevi, tensel alçalmasıdır belli belirsiz duran bu karanlık, yüce ve doğal acının içinde. Ama alnının çıkık yuvarlaklığı bembeyaz parlayan kemerli bir kubbe gibi yükselir bu dar, köylü yüzün üzerinde; gölgeden ve karanlıktan çıkarak çekiçle yontulmuş gibi parlamaktadır zihnin bu muhteşem katedrali: Etin yumuşak balçığının, kıllardan oluşan ıssız çalılıkların üstünde sert bir mermer gibi durur. Bu çehrenin bütün ışığı yukarı akar ve onun resmine baktığımızda sadece onu, o geniş, heybetli, krallara has alnı görürüz; yaşlanan çehre hastalığın kederine gömüldükçe ve yıprandıkça daha parlak bir ışık saçan ve giderek genişliyormuş gibi görünen o alnı. Düşkün bedeninin kırılganlığı üzerinde bir gök kubbe gibi, dünyevi acının üzerinde zihinsel bir hale gibi yüksek ve sarsılmaz bir şekilde durur. Bu muzaffer zihnin kutsal mahfazası hiçbir resimde ölüm döşeğinde çekilmiş resminde olduğu kadar muhteşem parlamaz, çünkü gözkapakları sönüp gitmiş gözlerinin üzerine kapanmıştır, rengi çekilmiş elleri soluk ve sımsıkı bir şekilde haçı (bir zamanlar bir köylünün hapisteyken kendisine hediye ettiği o küçük zavallı ağaç parçasını) tutmuştur. Sabahları heybetli ülkenin üzerinde parlayan bir güneş gibi, ruhu alınmış çehresini aydınlatır ve parlaklığıyla bütün eserlerindeki mesajı yineler: Zihnin ve inancın onu bu yavan, değersiz ve bedensel hayattan kurtardığı mesajını. En derinine bakıldığında Dostoyevski’nin en son bir büyüklüğü görülür: Çehresi hiçbir zaman ölümünden seslendiği kadar seslenmemiştir.

    Stefan Zweig

    Üç Büyük Usta
    Balzac – Dickens – Dostoyevski
    Almanca aslından: çeviren: Nafer Ermiş
    Türkiye İşbankası Kültür Yayınları
  • Murat Bardakçı

    İnkılâp tarihimizin büyük sırrı: İrtica, ay tutulduğu gecelerde hortluyormuş!

    Bu hafta ay tutuldu ve dünyanın gölgesinin bütün haşmeti ile ayın üzerine düşmesi ile ortaya çıkan tutulma, Türkiye’de mükemmel şekilde görülüp takip edildi…
    Ay tutulması insanoğlunu tarihin en eski zamanlarından itibaren etkilemiş ve hakkında ortaya türlü türlü efsaneler çıkmış, söylentiler yayılmış ve bu söylentilerin bazısı zamanla inanç haline gelmiştir.
    En yaygın inanç, ay ile dünyanın arasına cin, kötü ruh yahut peri gibi bedensiz varlıkların girdiği, insanların bunları sadece gölgeden ibaret gördükleri ve ayın kararmasının bu yüzden “tutulma” zannedilmesidir. Böyle iddialarda daha ileri gidenler de olmuş; iyi ve kötü ne kadar bedensiz varlık varsa hepsinin ayın bizim göremediğimiz arka yüzünde yaşadıklarına ama arada bir ön yüze geldiklerine inanmış ve neticeye aynı şekilde varmış, yani “tutulma” dediğimiz hadisenin bu varlıkların ayın yüzünü doldurup görünmez hâle getirmeleri yüzünden meydana geldiğini söylemişlerdir.
    Dünyanın birçok yerinde ve Anadolu’da ay tutulduğu zaman asırlardan buyana gürültü yapılmasının, haykırmanın ve hattâ yüksek sesle dua etmenin sebebi budur: Ayın ön tarafına giden ve ay ile dünya arasını işgal etmiş olan kötü ruhları kaçırmak!
    Anadolu’da bu iş için zamanla çeşit çeşit ritüeller ortaya çıkmış, meselâ halk arasında tutulma başladığı anda sağ elin işaret parmağı ile dudağa dokunup yüksek sesle birkaç defa salâvat getirmek gibi âdetler hâkim olmuş ama sonraki asırlarda ateşli silâhlar kullanılmış, tutulma zamanlarında aya doğru yaylım ateşi açılmış, hattâ dinamit bile patlatılmıştır.
    Maksat hep aynıdır: Cinleri ve kötü ruhları geldikleri yere gönderip mehtabın eskisi gibi parlamasını sağlamak!
    EZAN, KAMET VE DİNAMİT!
    Ay tutulduğunda tabancayı ve tüfeği kapıp karanlık gökyüzüne ateşleme âdeti hem imparatorluk, hem de Cumhuriyet devirlerinde devleti tedirgin ve meşgul etti. Cinleri kaçırma uğruna ateş açılması sırasında kaza kurşunu ile insanların canlarından olmaları mümkündü, böyle kazalar zaten olup duruyordu ve devlet senelerce bu âdetin önüne geçmek için uğraştı…
    Ama 1930’lardan sonra devletin başına bir başka dert daha açıldı: Ay tutulduğu zaman karanlığa ateş açılıp tehlikeye sebep olunuyor, teneke çalınarak kamu düzeni ihlâl ediliyordu fakat o senelerde uygulamaya konan Arapça ezan yasağı çiğneniyor, tutulma ânında minarelere çıkanlar ezanı Türkçe “Tanrı uludur” değil, Arapça “Alahu ekber” diye okuyup yine Arapça kamet getiriyor, yani inkılâpları tehlikeye düşürüyorlardı!
    Burada, şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan, Arşiv Daire Başkanı aziz dostum Muhammet Safi’nin sayesinde bulabildiğim iki belge yayınlıyorum: Ay tutulmasının inkılâp tarihimize kadar girdiğini gösteren ve tutulma ânında Arapça ezan okuyup kamet getirenlerin irticayı canlandırmaya çalıştıkları için hemen adliyeye sevkediklerini gösteren belgeler…
    İlk belge, Atatürk döneminin meşhur İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya vekâlet eden Celâl Bayar’ın “Ay tutulması münasebetile Maraş’ta kötü itiyatlar hakkında” başlığı ile 31 Ocak 1936’da Cumhurbaşkanlığı’na gönderdiği yazı…
    O tarihten 14 sene sonrasının cumhurbaşkanı olan Celâl Bayar, yazısında “8 Ocak 1936 Çarşamba günü akşamı ay tutulması bahanesiyle Maraş’ın İsmetpaşa Mahallesi’nde Mehmed, Ali Rıza, Mehmed, Mustafa adlı kimseler evlerinden silâh attıklarından ve Ali, Gani, Mehmed Ali, Ökkeş, Mustafa, Hasan Mehmed, Süleyman, Mustafa, Tevfik ve Halil adlı kimseler de cami minarelerinden Arapça salâ ve kaside okuduklarından ötürü yakalanarak Adliye’ye verildikleri Vilâyetin bildirişinden anlaşılmıştır. Bilgi için saygı ile arzederim” diyor…
    Yayınladığım ikinci belge, Dahiliye Vekâleti’nin, yani İçişleri Bakanlığı’nın 29 Şubat 1936’da Cumhurbaşkanlığı makamına yolladığı “1939 Senesi İkinci Kânun (Ocak) Ayında Memleketin Dirlik ve Düzenlik Raporu”ndaki “Gerileme Çabalayışları” kısmının bir bölümü…
    Sadece bir sayfasını yayınladığım belgede ay tutulması sırasında memleketin dört bir tarafında havaya ateş açılması, gürültü yapılması, hattâ dinamit patlatılması ve Arapça ezan okunup kamet getirilmesi gibi “suçlar” liste halinde veriliyor. Celâl Bayar’ın daha önce sözünü ettiğim yazısında bahsi geçen 8 Ocak’ta Maraş’ta minareye çıkıp selâ ve kaside okuyan 11 kişinin birer gün hapis ile yarımşar lira para cezasına çarptırıldıklarını ve dinamiti patlatanın elinin koptuğunu bu rapordan öğreniyoruz.
    Daktilo ile yazılmış olan belge rahatça okunabildiği için metnini bu yazıya dahil etmeye lüzum görmedim, merak edenler bakıp okuyabilirler…
    Ay tutulmasının irtica ile derin münasebeti işte böyle… Güneş tutulmasının inkılâp tarihimizdeki seçkin yerini de artık bir başka gün anlatırım… 
    Celâl Bayar’ın 31 Ocak 1936’da Cumhurbaşkanlığı’na gönderdiği “Ay tutulması bahanesi ile Maraş’ta kötü itiyatlar (alışkanlıklar)” başlıklı yazı (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01011237-20).
     
    Eski devirlerde ay tutulmasına cinlerle kötü ruhların dünya ile ayın arasına girmelerinin sebep olduğuna inanılır ve cinleri kovmak için aya yaylım ateşı açılırdı.
     
    1936 Ocak’ındaki ay tutulmasında hem silâh atan hem de “Arapça ezan okumak” gibi daha ağır suç işleyenler hakkındaki rapor (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01009392-175).
  • "Bu bir irfan arayışı, dans değil. Aradığın cevap Allah'ın yarattığı gölgede saklı. Gölgenin güneş karşısında gücü var mıdır? Hiçbir gücü yoktur. Gölgeden ayrıl, güneşe git ve izin ver, ışığı sana bilgelik dolu sözcüklerden daha çok ilham versin."