• Bu senin Cinci, mahkemeye gidip karşısında karı yargıcı görünce, "Oh kurtuldum," diye sevinmiş, beyim... Geldi ki, şıkır şıkır oynuyor. "Nedir?" dedik. "İşim karı yargıca düştü. Beni çıktı sayın," dedi. "Nereden bildin?" dedik, "Karılığından bildim. Karı kısmının saçı uzun, aklı kısa olur," dedi. "Peki, sana ne sordu, karı yargıcı?" dedik. "Hiç... Boş laf... Aklı ermediği şundan belli ki... Geçmişimizi sordu," dedi. "Ya sen ne dedin bakalım?" dedik. "Ne diyeceğim? 'Geçmiş de neymiş?' dedim. 'Allahıma şükür, bugüne kadar ben karakol kapısından içeri bakmış adam değilim,' dedim. Nasıl bu karşılık böylece?" diye sırıttı. Karı yargıcı, "Peki götürün,'' demiş, o kadar... Deyiş o deyiş!.. Bu avanak, burada salıverme kâğıdını bekleyedursun, meğer gözünü sevdiğim karı yargıcı, Osmanlı toprağının altmış şu kadar iline, dört yüz şu kadar ilçesine birer kâğıt gönderip bunun geçmişini aramaya girişmemiş mi? Her yazdığı yerden nasıl karşılık gelse iyi, beyim? "Evet, Cinci rezilini biliriz. Defterlerimizde adam boyu geçmişleri vardır. Hepsi de deli kızların, saralı oğlanların ırzına geçmek üstünedir. Ele geçirdinse, sorguya morguya bakma, aman boynunu vurdur. Yok, kanuna sığdıramayacaksan, gönder gelsin, biz burada kazığa geçirelim, pisliği temizleyelim," diyorlar!
    Kemal Tahir
    Sayfa 39 - Birinci Bölüm, I
  • Namusluyla namussuz
    Paltosu bir batman gelirmiş Deli Halit Paşa’nın
    Katlayıp attığında adam da devirirmiş.
    Paltosu tılsımlıymış söylence olmuş.
    Kurşunlar girer de çıkamazlarmış
    Şamanca bir gösteri olarak silkince paltosunu
    Onlarca yenik kurşun yerlere saçılırmış.

    Deli Halit Paşa’da çifte tabanca
    “Namuslu” dediği sağa takılı
    Düşmana karşı kullanır savaş kurallarınca.
    Bir de “namussuz” var sol tarafında
    Onun namlusundan çıkan mermiler
    Temize havale eder
    Vatanı namus bilmeyen namussuzları

    Çok korkulup, çok sevilen kumandan
    Nerede görev aldı nerde adı duyuldu
    Ora zil-düzen.
    O yaman Yemen
    Adını kuşağından bildiği uzak Trablus
    Dört dağ içindeki eşkıya Dersim
    Üç fena yıkım: Erzincan, Bayburt, Erzurum…
    Kafkas’ın kapısı Batum
    Ahımız Ahıska, vahımız Ahılkelek

    Ya Ardahan?
    Sarıkamış bozgununu yaşadığımız yılda biricik utku
    Ardahan’ın dağlarında
    Mareşal Kış’ı da, Mareşal Rus’u da yenmişti Deli Halit

    Dört dağ içinde eşkıya Dersim demiştik yukarıda
    Onun eşkıyalığı Deli Halit’e sökmez
    Deli deliyi görünce değneğini saklar
    Bir bu…
    Bir de Deli Halit der ki:
    “Bölge Türklüğünü devlet yöneticilerinin bilmeyişi
    Bozmuştur Dersim’de işi”
    O yapmaz o hatayı Türklük damarından girer Dersim’e
    Bu damar yüreği de etkiler elbet
    Hem korkulan hem sevilen bu dik ve düz adam
    İkna eder Cumhuriyet devrinin baş isyancısı Seyit Rıza’yı
    Yanına alıp sefer eyler Ruslara karşı.

    O günlerden bir anı anlatılır dilden dile
    Kemah Boğazındadır Deli Halit Ovacık Zaza Milisleriyle
    Fırat’ı karşıya geçecekler, önlerinde bir köprü
    Sudan geçin diye emir verir delice
    Aşiret reislerinden biri bilmez ki
    Dağların da dili vardır ve yalnızca kahramanlar sökerler dağca dilini
    “Yahu deli bu adam, köprü dururken keyf için suya vuruyor bizi” der
    Der demez de mermiyi yer
    Deli Halit, bir eşeği sürdürür hemen köprüye
    Bir patlama, eşek berhava
    Zaza Milisler anlarlar o canından olan reislerinin eşekliğini ya
    “Kumandan sağ ol bizi kurtardın, biz seni anlamamışız
    Ne ki kan girmiştir araya, biz artık seninle olabilmeyiz
    Hedef göster biz gidelim öz başımıza” demekten de geri durmazlar.
    Hedef öyle mi? Şu tepeyi dönün karşınıza çıkacak düşman
    Onlar önde Deli Halit arkalarından
    Varırlar o karartıların yanına
    “Yahu bu da ne bunlar senin askerlerin Paşa
    Bunların üstüne mi sürmektesin bizi?”
    “Hele yaklaşın iyi bakın, niye kıpırdamıyorlar ki?”
    Yaa sahi yahu, bu Deli’nin yine var bir bildiği
    Var ya… Onlar cephede donakalmış Türk Askerleridir
    Ve onların içinde sizin aşiretten de bir hayli yiğit var bakar mısınız?
    Var ya… Varmış…
    “Kumandan biz seni tam anladık, çözdük
    Boş adam değilmişsin
    Yeniden emrine girdik
    Tartışılmazsın
    Ne dersen odur artık”

    Deli Halit’le beni Kop Dağı tanıştırdı
    Memleketimden giderken
    Orada duydum namını ilkin.
    1916 yılında Kop Savunması Komutanı...
    O savunma ki
    Mareşal Fevzi Çakmak’a
    “Başarılmış bir Plevne’dir “ dedirten.
    O savunma ki
    Rus Orduları Başkomutanı General Yudeniç’e
    “Haziran ayında İstanbul’dayız” sözünü yedirten.
    Bir avuç Bayburtlu milis
    Ve ordu birliklerimiz
    Beş buçuk ay öyle bir tutmuştu ki Kop Geçidini
    250 bin kişilik Rus Ordusu mıhlanıp kalıvermişti.

    Mütareke, Domuz Etinden Daha da Haramdır Türk’e
    “Vurun”lar “durun” a dönene
    Yani Mütarekeye kadar hep buralarda Deli Halit.
    Mütareke...
    Mirasçıdan esirgenen tereke.
    Mirasçıdan esirgenip paylaşılacak müstevlilerce.
    Anadolu pay edilecektir bu mütareke ahkâmınca.
    Bir İngiliz torpidosu Karadeniz’de...
    Bütün komutanlar alınıp
    Kop ve Zigana yoluyla bu torpidoda toplanacaklar
    Oradan da İstanbul
    Askersiz asker olacaklar hepsi.
    İngilizler Tortum’a 3. Tümen Komutanı Deli Halit için geldiler
    “Siz” dediler “İstanbul’a gideceksiniz.”
    “Peki giderim” dedi.
    “Ama hemen” deyince
    Deliliği tuttu hem de pek fena:
    “Söz verip hiç uymadınız
    Şimdi de verdiğim asker sözünü sanki hiç duymadınız
    Söz dedikse tamam, ileri gitmeyiniz.
    Yoksa ben ileri gidiveririm
    Önümü de asla alamazsınız”
    İngilizler ürktüler Halit’in hiddetinden
    Bırakıp onu Oltu’ya yürüdüler.

    Mondros gibi hakça olmayan onursuz bir mütareke
    Domuz etinden daha da haramdır Türk’e
    Bel verdi diyorlar devlet
    Bu yaygın kanaat
    Bir genel kabulleniş.
    O bel verdiyse halk el ele verecek
    Savaşı, ülkeyi, devleti yitiren İttihat Terakki’nin
    Yenilmez ve yılmaz özü Teşkilat-ı Mahsusa
    Ve onun bağlısı, beratlısı
    3.Tümen Kumandanı Miralay Halit
    Böyle düşünmektedir.
    Düşüldüğü yerden kalkılacak
    İçimize sinmeyen bu acı olgu
    Bu kötü durum
    Yine milletin bağrına sığınılarak
    Yeni bir istenç ve kararlılıkla
    Düzeltilecek.
    3-5 Ocak 1919
    I.Ardahan Kongresi
    Teşkilat-ı Mahsusa’nın teşkilatçılığı
    Ve Deli Halit’in yöredeki ağırlığı sayesinde toplanabilmiş
    Başkanı Deli Halit
    İttihatçıların önde gidenleri ön sıralardalar
    Ebülhindili Cafer Bey’in solunda üç doktor var
    Hakkı Cenap, Fuat Sabit, Abidin.
    Solunda üç fedai: Filibeli Hilmi, Arif ve Rasim Beyler
    Bir deli rüzgâr çıktı bu kongreden
    Tipi-Boran oldu Ardahan Yaylası’nda
    Mütarekenin hiçbir kararı uygulanamaz
    Bir zamanlar harp tazminatı olarak Ruslara verilen Evliye-i Selase’yi
    Brest-Litovskt’an sonra
    Silahla almakla kalmadık
    Halk oylamaları yaptık
    Lekesiz, gölgesiz, şeksiz…
    Şimdi bu üç ili kansız, savaşsız
    Geri verecekmişiz.
    “Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana” diyen Ozan
    Aha şurada yatar
    Verirsek ahı tutar.
    Boğazlar boğazımız, limanlar gümanımız
    Verilemez! Verilemez! Verilemez!
    Silah teslim etmek de ne?
    Yeni silahlar girmeli ordumuzun envanterine.

    İki gün sonra ikincisi olacaktır bu kongrenin
    Daha bildirimlerimiz var
    Bizi hükmen yenik sayan o zihniyete.
    Kararlar önemli ve iddialıdır yine
    Divan Başkanı Halit Bey açıklıyor:
    Söz yaylım ateş, sözcükler mermi.
    Cenubî Garbî Kafkas Cumhuriyeti Hükümet kurulacaktır
    İngilizler oyun peşindedirler
    Ne Gürcü sokulacak topraklarımıza ne de Ermeni
    Halka silah dağıtmak birinci ödevimiz.
    Trabzon’da yayınlanan İkbal, İstikbal
    Batum’da yayımlanan Sada-yı Millet
    Ve Erzurum’da çıkacak olan Albayrak gazeteleri
    İkbalimiz, istikbalimiz, milletin sadası ve albayrağımız için
    Desteklenecek, okunacak, okutturulacak.

    Karargâhı Narman’dadır Halit Bey’in
    Narman’ı Ermeni’den kurtaran komitacı
    Keğanılı Mahmut Çavuş’un başıbozuk takımı
    Ve Ebülhindili Cafer Bey’in müfrezesi
    Kuvay-ı Milliye’nin ilk nüvesi
    “Biz buradayız, varız, belayız” diyorlar
    Ekliyorlar: “Belasını arayan gelsin de bizi bulsun”

    Ne ki, İngilizlere kök söktürüp pösteki saydıran
    Cenubî Garbî Kafkas Cumhuriyeti Hükümetinin
    Bakıldı icabına
    Tutuklayıp Hükümet Erkânını
    Malta’ya sürdüler İngilizler.
    Kars nere Malta nere…
    (Dış İşleri Bakanı Fahrettin Bey dışında
    Fahrettin Bey, çok esaret görmüştü, onlar mı kefaret oldu ne
    Erzurum’da idi de kurtuluverdi Malta sürgünlüğünden)

    Yılanlar yenilirler
    Direnci kırılanlar yılanlar yenilirler
    Deli Halit bunu en iyi bilenlerdendir
    Yılmaz
    Türk Şura Hükümeti oluşturur Oltu’da
    Narman’daki vurucu gücü
    Bu hükümetin arkasındadır.
    İstanbul’dakilerin mütarekeperestliği yüzünden
    Yeniden elden çıkan evliye-i selasemizden
    Başlayan Türk göçlerini durdurur sağgörüsüyle.
    Günü geldiğinde geri alınacaktır öngörüsüyle

    Erzurum’daki 15. Kolordu Kumandanlığına
    İttihatçılardan yıllardır uzak duran
    Karabekir Paşa’yı atadılar İstanbul’dakiler
    Tembihli, koşullu ve de kuşkulu olarak.
    Teşkilat-ı Mahsusa’ya mahsus bilgilerse
    Kurtuluş adına bir şeyler yapmak üzre
    Görevlendirildiği yönündeydi
    Mustafa Kemal Paşa ile de görüşmüşler gelmeden önce

    Geldi ya
    Adı ittihatçıya çıkanlara yüz vermiyor Karabekir
    3.Tümen Kumandanı Halit Bey başında geliyor bunların
    Görüşüyorlar Karabekir’le
    Bakış farklı, tespit ayrı, çözümler ve yöntemler karşıt
    Dahası… Git diyor Halit Bey’e git buralardan
    Trabzon’a Tümen Kumandanı yaptım seni
    Gelgelelim salık vermem oraya da gitmeni
    İngilizlerin kara listesinin en başındasın
    Bayburt’a git, gözden uzak ol, orada bekle hele.

    Varıyor Bayburt’a Deli Halit
    Bir telgraf çekiyor Kara Kâzım Paşa’ya
    Talimat istiyor.
    Karabekir onunla muhabereyi de uygun görmüyor
    İngilizleri ve Saray’ı ürkütmemek
    Güvence vermek gerek
    Halit Bey onu doğrudan aramamalı
    Rüştü Bey, Küçük Kâzım Bey ve Süleyman Necati Beyler eliyle
    Dolaylı görüşülmeli…
    İnce siyaset gütmektedir aklınca.
    İttihatçıları kızağa çekerek koruyacakmış.
    Aldı Halit Bey, buna karşı, bakalım neler dedi:
    Gönderme
    Dolambaçtan gönderme
    Emir gönder açıkça
    İmaların gönderme

    Çok geçmeden Mustafa Kemal Paşa geldi Erzurum’a
    Muttali oldu oradaki duruma.
    Kongre çalışmaları sürerken
    Haber saldı Bayburt’a
    “Azim ve namusundan emin olduğu”
    Halit Bey sevinçle çıktı yola.
    Trablusgarp savaşından beri tanışırlardı.
    Şimdi yeni ahval ve şeraiti görüşmeliler
    Halit Bey’in durumunu Nutuk’ta şöylece anlatır Gâzi:
    “Bayburt’ta bir gizli tümen kumandanı gibiydi Halit.
    Onu gizlendiği yerden çıkarmak
    İki bakımdan önem arz etmekteydi
    Birincisi: İstanbul’a çağrılma buyruğuna uymamak
    Saklanmayı gerektirecek bir durum değil
    Kâzım ve Erzurum bunu bilmeli.
    İkincisi: Sahilde önemli bir nokta olan Trabzon
    Saldırıya uğrayacak olursa (ihtimal dâhilindedir)
    Halit gibi gözüpek, askerliğe vurgun
    Bir kumandan tarafından savunulmalı.”
    Mustafa Kemal Paşa bu görüşmede
    Özel görevler verdi Halit Bey’e
    Bir de özel şifre
    Karabekir’le değil doğrudan onunla haberleşmeli
    “Güvenme Karabekir’e
    İstanbul seni de istiyor beni de
    İnce siyaseti tutar, belli mi olur
    Muhafaza altında yollayıverir bizi”
    Halit Bey çıkınca Mustafa Kemal’in yanından
    Oltu’ya haber saldı
    Ebülhindili Cafer Bey on dört atlıyla derhal
    Erzurum’a doğru hareket etmelidir.
    Gece yarısı saat iki, Cafer Bey Erzurum’da
    Süleyman Necati’nin evindeki o gizli ve özel toplantıda.
    İttihatçı Küçük Kâzım ve Edip Nazım da bulunmaktalar elbet.
    Bir de ağır misafir beklemekteler.
    Saat dörde doğru yaveriyle beraber
    Mustafa Kemal Paşa girer içeri
    Gözlerinin içi gülerek der ki
    “Cafer gel alnından öpeyim seni
    Doğu’da direnişin simgesi.
    Halit’le sensin.”
    Cafer Bey’e Doğu’daki hainleri yok etme görevi verilecekti.
    -Kaç arkadaşın var Cafer?
    -On dört Paşam.
    -Yeter.
    -Paran var mı?
    -Var, sizin ihtiyacınız varsa ben takviye edeyim sizi.
    -Yok, bizim de şimdilik paramız vardır.
    Ve Mustafa Kemal sıraladı hainlerin adını.
    Harput Valisi Ali Galip ilk sıradadır
    İngiliz uşağıdır kendisi
    Silah ve cephane taşıyor İstanbul’dan
    Oradaki vatanseverleri yok etmek için
    Dersim ve Harput’ta teşkilat kurmuş
    İstanbul’a arkalanarak
    Erzurum Kongresi’ni de engellemeye uğraşıyor
    Harput ve Malatya delegelerini çevirmiş yollarından.
    -Tamam Paşam, hallederiz!
    Yaver Cevat Abbas, kırk adet Alman bombasını
    Cafer Bey’in adamlarına verdi.

    Ancak Karabekir duydu bütün bu olup bitenleri
    Doğrudan diyemedi Mustafa Kemal’e
    Hoca Raif’e açtı konuyu o da başkalarına
    Mustafa Kemal de böylece duydu
    Karabekir’le bozuşmak
    Kongre öncesinde sıkıntı yaratacaktı
    Bir mektup yazılıp bir atlı çıkarıldı
    Yol ayrı mı?
    Erek bir, yol ayrı mı?
    Yoldaşa yol olurum
    Yamukla yol ayrımı
    Diye diye geri döndü Cafer Bey.

    Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey
    Müdafaa-i Hukuk ve Milli Mücadele aleyhine
    Halkı kışkırtmaktadır.
    Karabekir’in yasal uyarılarını ti’ye alınca bu vali bozuntusu
    Deli Halit’e havale etti onu Mustafa Kemal Paşa.
    Torul’da bir yemeğe davet ettiler bu pisboğaz valiyi
    Çağrıya uyup düştü yollara Ziganaları aştı
    Torul’da
    Deli Halit’in yetiştirdiği
    Başı kalpaklı
    Ayakları dolaklı
    Tunç çehreli milliciler
    Karşısına çıktılar
    Derdest edip bir faytona attılar
    Acele Erzurum’a postaladılar.

    Erzurum Kongresi’nde de onun deliliği iyi iş gördü
    Trabzon yolu onun elinde
    Mustafa Kemal'e karşı çıkan ve sözle ikna edilemeyen
    Trabzon delegelerini yola getirdi
    Gâhi yıldırarak
    Gâhi de çıldırarak.

    O yılın sonlarında
    Bayburt’un Hart nahiyesinde
    Bir çılgın şeyh türedi
    Millet yurdu kurtarma derdinde iken.
    “Beklenen Mehdî” diye beyannameler
    Nasihate giden müftüyü hiçe saymalar
    28. Alay Komutanı Nuri Bey’i öldürüp
    Esir almış askerlerini
    Ve daha neler neler...
    Bu uçma ve uçurma davasında olan şarlatanın üstüne
    Onu uçurması için gerekli yere
    Deli Halit’i görevlendirdi Heyet-i Temsiliye.
    1 Ocak 1920’de Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta
    Diyor ki Halit Bey:
    “Yalancı Peygamber, oğulları ve adamlarından birçoğu öldürülerek
    Hart teslim alınmıştır.”

    Halit Karsıalan
    Ve artık doğu harekâtı başlamak üzeredir
    Halit Bey’in Erzurum’a dönüşünü kimse engelleyemez.
    Albayrak Gazetesi onun gelişini sevinçle duyuruyor:
    “Ordumuzun namuskârlıkla temayüz eden ricalinden
    Dokuzuncu Fırka Kumandanı Halit Beyefendi
    Karargâhıyla Hasankale’ye azimet buyurmuşlardır
    Selametler temenni ederiz”

    İki Kâzım arasında bir Deli Halit
    Kara Kâzım kumandanıdır
    İttihatçı Küçük Kâzım’sa kumandasında.
    Kars’ı ve sonra tüm yurdu alan olmak
    Küçük Kâzım’la Deli Halit’in büyük emeli.

    Sarıkamış…
    1914’te girmemizle çıkmamız bir olmuştu
    1918’de çıkmamız girmemizle bir neredeyse.
    Yıl 1920... Aylardan Eylül...
    Bu kez bir daha yad’a, yağı’ya verilmemek üzre
    Geri alınacak adını Hazar ötesinden alan bu Türkmen yurdu.
    Şimdi bu yeni Sarıkamış Harekatı’nda
    Allahuekber’de olacak Deli Halit
    Onun komutasındaki süvari alayı
    Hal-hatır sora sora 1914’ün şehitlerine
    Aşacak bu yüce dağı.
    Verişan’da karargâh kuran
    Genaral Osepyan’ın üstüne yürüyecek
    Ters cephe taktiği ile çevirecek Sarıkamış’ı.
    O gün ikindi vakti topladı askerini
    Cesaret aşılayıp şunları söyledi bu yaman kahraman:
    “Asker evlatlarım
    Yarın höreleneceğiz düşman üstüne
    Ve Allah’ın inayetiyle muzaffer olacağız.
    Harekâtımızın sonuna dek
    Başınız dik olarak
    Düşmanı kovalamak
    Olmalı ereğiniz
    Çil çil altınlar serpseler yolunuza
    Eğilip almayacak çiğneyip geçeceksiniz.
    Zaferin kıratı altından yüksek
    Tadanlar bilirler bu gerçeği.
    Haydi gazamız mübarek ola!”

    Kürkçü Köyü’nden kocamış Âşık Yusuf’u çağırıyor
    Cenubi-Garbi Kafkas Cumhuriyeti Hükümeti’nin
    Sabık Hariciye Vekili Sarıkamışlı Fahrettin Bey.
    Vartanit Köyü’nün başındaki Hasan Gazi Dağı’nda
    Halit Bey’e kılavuzluk edecek.
    Korka korka geliyor
    “Bu komutan deli imiş, ya beni öldürürse?..”
    Geliyor, görüyor, azıcık konuşuyor...
    Âşık gönlüne yetiyor bu kadarı
    “Geçme yiğidin delisinden” denmiştir, vallahi doğru.
    “Âşık baba, buraları iyi bilir misin?”
    Bilmez mi?
    Düşüyor önlerine.
    Halit Bey yaya, ayağında hasıl çarık var
    Omzunda bir Alaman tüfeği.
    Öne düşen âşığın yanı başında
    Ermeni mevzileri işte şurada
    “Kumandanım sen az geri dursana
    Ne olacaksa bize olmalı
    Daha işin başında
    Askeri başsız bırakmak olmaz.”
    “Yok Baba yok, ben hep böyle giderim
    Mevzileri göster sen, gerisi Allah kerim.”

    Sarıkamış hey Sarıkamış!
    Beni sana çeken ney Sarıkamış!
    Ben sana kavuşunca kendime kavuşurum.
    29 Eylül 1920
    Haber uçtu Ankara’ya Büyük Meclis’e
    Sevinsin yaslı ülke!
    Sarıkamış
    Söke söke
    Alınmış Ermeni’den.

    Eco bir işbirlikçi.
    Ermeni’yle bir etmiş işi.
    Haberler götürüp paralar almış.
    Sarıkamış alınınca
    Eco da yaka-paça
    Deli Halit’in karşısında
    Şimdi it gibi titremektedir.
    Divik Köyü’nde divan-ı harp
    Aman diliyor Eco.
    Hep o Ermeni kumandan Mirmanov’un yüzünden
    Ondan korktuğu için yapmıştı neler yapmışsa.
    “Yaa!” dedi Halit Bey “Demek öyle...”
    “Eco, sen Deli Halit’in adını hiç işitmedin mi?”
    Yutkundu sustu Eco.
    Üstünü arattı Paşa, Eco’nun
    Koynunda bir sürü belge Rusça yazılı
    İyice çıktı mı foya.
    Suçu sabit olmuştu
    Gereği düşünüldü.
    Çukurunu kazdırdılar önce
    Paşa emir verdi Durmuş adlı erine
    “Durma Durmuş” dedi “Bas evladım tetiğe.”

    Bir ay geçti aradan
    Baykara köyündeler
    Kars istihkâmları görünüyor işte karşıda
    Gaskanlı aşireti reisi Davo Bey’i çağırttı Deli Halit
    Bir divan da burada kurulacak.
    Subatan Köyü’nden Şerif ve Kurbanî tanık.
    Subatan Köyü’nde katliam ve talan yapmış Ermeniler
    Bu köy ve Arpaçay’da yirmi köy Ermeni mezalimi görürken
    Davo Bey de onlardan olmuş.
    Ahını almış Ermeni mezalimi gören nice Kürt anasının:
    “Davo! Davo! Boyun devrüle Davo!... Kökün gele namıssız!”
    İdamına karar verildi tartışmasız.
    Yürüttüler Davo’yu önce
    “Arkaya bak!” emriyle döndü
    Mermiye gark oldu hain fırdöndü.

    Bir ay geçmiş aradan ordu görünmüş
    Kars’ın dayanacak gücü yok artık.
    Halit Bey 9’uncu Tümeni ile Sütkuledüzü’nden
    Karadağ’a doğru tırmanıyor askerleriyle.
    Ne mutlu Kars alındı!
    Yanmış yüreklere diyesen kar salındı
    Söylediğimde o günlerin filmini seyreder gibi olduğum
    Şu “Karadağ Koçaklaması”
    Ne kadar görkemli
    Ne kadar da yalındı :
    “Kars'ın kalesinde Yahnı çölünde
    Asker ilerliyor Gümrü yolunda
    Halit Paşa önde kılıç elinde
    Vurun evlatlarım Allah aşkına
    Şehit olanımız cennet köşküne”

    Cepheye Geldim, Sevgi İle Gözlerinden Öperim
    8 Aralık 1920’de bir telgrafla
    Halit’i istedi Mustafa Kemal
    Karabekir’den
    “Cüretli ve icabında kahredici olan bir arkadaşa
    İhtiyacım var.
    Halit Bey’i yanıma istiyorum”
    Karabekir’in canına minnet
    Bir deli beladan kurtulacaktır.

    Batı Cephesinde ilk görev
    Kocaeli Grup Kumandanlığı
    İzmit Servetiye’de bir mucize ve bir şanlı direniş
    Geyve’den dağ yoluyla oraya varır
    Tantaoğlu Ahmet Ağa’nın konağında kalır
    Kalır da, serdikleri yatakta yatmayı kabul etmez
    “Benim askerim şimdi aç, susuz
    Bu soğukta düşmanla çarpışmaktadır
    Girersem, bu sıcak yatak cehennem olur bana!”
    Deli Halit erdemidir işte, örnek alına!

    Sağ Cenah Grubu Kumandanıdır II. İnönü Muharebesi’nde
    12. Grup Kumandanlığı ile Afyona gönderirler.
    Kütahya ve Eskişehir savaşlarında da orada
    Öyle önemli ki görevi
    Bir çökse, bir gedik verse sol kanadı oluşturan onun grubu
    Ordumuzun güvenliği sona erecek.
    Mustafa Kemal Paşa sabah Karacahisar’dan bir telgraf gönderdi
    “Cepheye geldim, sevgiyle gözlerinden öperim” dedi.
    Bu telgraf Deli Halit’i heyecanlandırıp coşturdu
    Güvenini artırdı.
    Kurmay Başkanı Binbaşı Ziya Ekinci’ye emir yazdırıyor:
    Dinleyelim:
    “Yaz!
    Bulunduğumuz mevziler asla düşmana bırakılmaz!
    Birliğine hâkim olmalı her rütbeden komutan.
    Korkup kaçan
    Alçakların en alçağı
    Cezası
    Namussuzumun kurşunlarıyla yargısız infaz
    Her kim ki bu buyruğumu savsaklar
    Makamına, rütbesine hiç bakmam
    Tepelerim bilinsin.
    Ne diyorsam onu yaz!
    İhanetin kirini yalnızca kurşun paklar.”

    Fakat çekilmek kaçınılmaz çekileceğiz
    Yunanlı ordumuzun çekiliş yolunu kesip çevirme yapacak aklı sıra.
    Yükleniyor.
    O zaman kumandan olan
    Prens Andreas’nın emrindeki kuvvetlerle
    Eskişehir’e doğru ilerliyor Yunan.
    Ordumuz darmadağınık, yorgun ve yılgın
    Birlik mevcutları yarının altına inmiş.
    Bunlar bu halleriyle
    Hücumda kurbanlık
    Savunmada kolay av olurlar ancak.
    Bir durum muhakemesi yapar Deli Halit
    Grupların hücum taburlarını getirir bir araya
    Yeni bir savunma hattında toplar onları.
    Hücum taburları hücuma geçmeden önce
    Bir konuşma yapar askerlerine.
    Babacan yüzünde
    Kaşları kararlılık
    Gözleri korkusuzluk
    Başında kalpağı bir dilek taşı
    Sözleri de sipsivri, diyesin süngü takmış.
    Kesin utkuların ileri gözetleyicisidir
    İleriyi gösteren işaret ve şahadet parmağı
    “Asker!
    Karşınızda Prens Andrea’nın kolordusu var.
    Bu kolordu buralara
    Yunan da Anadolu’ya gelmemeliydi.
    Geldiler
    Gaflet, dalalet ve hıyanetten dolayı.
    Gelmeleri bizim suçumuz değil
    Fakat gitmezlerse suç bizim olacaktır.
    Karşınızda sizden sayıca ve silahça üstün
    Bu kolorduyu yenerseniz
    Tanrı’dan büyük ödül alacaksınız
    Tarihin de yâdında kalacaksınız
    Benimse elimde başka imkân yok.
    Keşke altın saat verebilseydim
    Altı saat istirahat yerine.
    Durum bundan ibarettir evlatlar
    Buna göre ceht edin
    Buna göre cesaret
    Buna göre fedakârlık ediniz
    Buna göre kahramanlık isterim.
    Haydi gâzânız mübarek ola!”

    Yıldırım’la Karşılaşacaksınız Ve Çok Çarpılacaksınız
    Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin
    Anadolu mucizesinin doğum sancılarını
    İstanbul’da algılayan bir beyin.
    Takılıyor Bekir Sami Bey’in
    Murahhaslar heyetinin ardına
    Gemiyle Samsun’a
    Yaylıyla Ankara’ya.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya
    Saygılarını sunacak.
    Savaşı uzaktan seyredenleri görmüş İstanbul’da
    Onları anlatacak.
    Savaşın seyrini bizzat O’ndan soracak.
    Sözler yeter mi ki?
    Gitmeli cephede gözüyle görmelidir.
    Bizim garp cephemiz
    Benzemez garplıların garp cephelerine
    Her an bir yeni iş, bir yeni oluş içindeyizdir.

    Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa
    Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin’e
    “Afyonkarahisar’da YILDIRIMLA karşılaşacaksınız
    Ve çok çarpılacaksınız” diyecektir
    Eskişehir’den yola salmadan önce.

    Yıldırım... Nâm-ı diğer Deli Halit
    Büyük bir binada kabul eder onları
    Tanışır söyleşirler.
    O gece Afyonkarahisar Safa Oteli’nde Prenses
    Defterine şu önemli notları düşecektir:
    “İnönü’de yaralanan sağ kolunu sağaltmakla meşguldü.
    Sağaltma yöntemi de yıldırım gibi
    Elektrikli masajın acil şifası.
    Gençlik, cesaret ve etkinlik ışıklarının
    Parladığı bu güzel yüzün
    İnançtı en başat izlenimi.
    Ne de çok anıları var
    Özel, sıra dışı, ilginç ve olağanüstüler.
    Astı da, üstü de ona
    Nihayetsiz derecede güveniyorlar.
    Askerinin hâlini de, dilini de iyi bildiğindendir ki
    Sevk ve idare karnesi pekiyi dolu.
    Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum
    Yıldırım Kumandanım.”

    Halit’in Söz Esirgemezliği ve Şaşmaz Adaleti
    Melhame-i Kübra demişti Mustafa Kemal Sakarya Savaşı’na
    Yani büyük kanlı savaş.
    Bir yüz ak çıkmışsa Melhame-i Kübra’dan
    Mahkeme-i Kübra’dan korkusu olmamalı.
    Halit Paşa da bunun bilincindedir, o güzel askeri de
    Bunu yalnızca Vehbi Hoca namındaki muhterem (!) bilmez
    Bir heyet göndermiştir Büyük Meclis
    Sakarya boylarında toplanmış ordumuzun halini anlamak için.
    Heyeti karşılayan Deli Halit’tir.
    Askerlik bile yapmamış Konya Mebusu Vehbi Hoca
    Sanır ki savaş
    Yüksek yerde kalın mindere oturup cihat nutku atmaktır.
    Der ki Deli Halit’e: “Oğlum biz sizi buralarda değil
    İzmir içinde ya da hiç olmazsa İzmir önlerinde
    Ziyaret etmek isterdik!”
    Hoca sen azar istersin azar!
    Hem öyle azar azar da değil
    Yılkıyla, dörtnala ve delice:
    “Siz ne sanıyorsunuz
    Düşman Türk ordularıyla mı dövüşüyor?
    Türk ordularının cenazesidir Yunan’a karşı koyan.
    Lakin bu cenaze cana gelecek!
    Hoca bunu sana göstereceğiz!
    Sen canına sağlık iste ve anlamadığın işlere sakın karışma!”
    Hışımla çadırı terk eder Deli Halit.
    Melhame-i Kübra gerçeğine
    Can pazarına gider.

    Can pazarında da can sıkan gelişmeler var
    Deli Halit’e rağmen
    “Dön olanlar”, kaçanlar görülüyor.
    Alın öyleyse!
    Halit’in şaşmaz adaleti bu!
    “Dön olur” deyip geçmez kötülere, Köroğlu gibi
    Bu kötü, düşmandan daha da kötü
    Onların hakkından “Namussuz” gelir.
    16. Alay komutanı Binbaşı Rahmi Apak’ı da sertçe uyarmaktadır:
    “Vursana be! Vur!”
    Rahmi Apak
    Savaş tarzını asla beğenmediği bu deli kumandan için
    Şunları yazacak:
    “Bu delinin olduğu yerde
    Çözülme ve bozgun asla yer yoktur”

    Öyle bir tokat yer ki kâfir düşman o muharebede
    “Ey Yunan Sakarya’da yediğin parpıyı unutun mu?” diye başlayan
    Türküler yakar Halit Paşa’nın kahraman gâzileri.

    Büyük Taarruzda
    Büyük Taarruz’da Kocaeli Grup Kumandanı olarak
    Yalova yakınlarında bulunuyordu.
    4 Eylül 1922’de hücum ettirdi askerlerini Beşpınar Tepesine
    Gemlik alındı 10 Eylül’de
    Sonra Mudanya
    Yalova’dan Bandırma’ya gidelim deli deli
    Bandırma önlerindeydiler 15’i akşamında.
    Kapıdağ Yarımadasında bir boğazdaydılar 17 Eylül günü tan atımında
    Sağında solunda iki düşman gemisi tutmuşlardı o boğazı sıkmaktaydılar.
    Topçu batarya komutanını yanına çağırdı Deli Halit.
    Bu bataryanın topları
    Namuslusuyla namussuzunun büyüğü gibiydiler onun gözünde.
    “Soldaki gemiyi ateş altına al hemen” diye ünledi.
    Tek top atarak hedef ayarlaması yaptı koca topçular
    Sonra tam isabetler ardı ardına.
    “Yaşa Varol” diye çığrışıyordu askerlerimiz
    Onlara katıldı Deli Halit “aşk olsun” dedi el vura vura
    Sağdakindeydi şimdi de sıra.
    Denizde iki mezar olmuştu o iki gemi
    Erdek’e girmeye yok engelimiz.

    Son Nefesinde de Askeri Düşünüyordu
    Yarası sol böğründedir Halit Paşa’nın
    İfade veriyor soğukkanlılıkla:
    “Kel Ali’yi altıma aldım
    Hergele Rauf beni vurdu...”
    Rauf dediği Rize mebusu…
    Kendilerini yere atmış kurtulmuş ötekiler
    Sebep “generaller hükümeti” tartışması ve bir kanun teklifi
    “Generaller hükümeti diyorsun
    Karşı mısın generallere?
    Askersin ama general olamadın
    Bundan mı zorun?
    Sana emir kumanda edenlere kinayeli laf atmaya utanmadın mı?
    Bursa’da Halk Fırkası adayı Emin Bey’i desteklemen
    Nurettin Paşa seçilince
    Mazbata verdirmemeye uğraşman da bundan mı yoksa?”
    “Yok” diyor Ali Çetinkaya, “Neden generallere karşı olayım?
    Sen hasta mısın Paşa?”
    Hasta mı? Deliriyor Deli Halit
    “Seni dışarıda bekliyorum” diyor
    Gelmeyince bir pusula ile düelloya davet ediyor.
    Tutuşuyor paçası Kel Ali’nin
    Kılıç Ali Bey’den medet umuyor
    “Ali Bey, düello teklifinizi aldı
    Kastı olmadığını size tekrar etmeye hazır” deyince Kılıç Ali
    Mesele kalmıyor Halit Paşa açısından da
    Bir araya gelip el sıkışıyorlar Fresko’nun barında.

    Kel Ali’ye kızıyor ya, hastadır aslında Paşa
    Makedonya dağlarında yediği bir kurşun
    Başının etini yiyor o günden beri.
    Yemeğe çağırıyor o günlerde Mustafa Kemal onu
    İkna ediyor Ankara’nın en ünlü hekimlerine görünmesi için
    “Yorgunsun Paşa yorgun
    Dinlenesin diye ben seni meclise aldım
    Gelgelelim bu çevre, bu siyaset, sana hiç yaramadı
    Gerilimden kurtulmak, sinirlerini yatıştırmak için
    Dinlenmen gerek çevre değiştirerek.
    Gel seni Avrupa’ya yollayayım
    Tedavi olman ve bana kalırsa evlenmen gerek”
    Deli Halit, söz veriyor sinirlenmemeye
    Ne ki gitmek istemiyor Avrupalara
    “Paşam sen yorulmadıkça bize yorulmak düşmez
    Şu malul gaziler yasasını çıkarmadan
    Bana dinlenmek haram”

    Acılar insafa geldi şöyle bir yoklayıp gitmekteler
    Aksilik en yeteneksiz yardımcılarını gönderiyor
    El çekmelere tembihli olaraktan…
    Allah şaşırtıyor haksızları bana yöneldiklerinde
    Vadesi geçen hiddetlerimi dün ödemiştim ilgilisine
    Seyrana çıkmışım şimdi dostluklar arasında.
    Kendi kendine teselli moral
    25 Kasım 1925 pazartesi gününe kadar…
    Subayların durumunun iyileştirilmesine dair o yasa teklifi...
    Ardahan Milletvekili Halit Karsıalan’ın
    Deli Halit Paşa olarak da rica ve ısrarlarına karşın
    Ali Çetinkaya’nın yanında oturan arkadaşlarından biri
    Ağıra satıp kendisini, imzadan kaçınmıştır bu teklifi.
    Ne ki bir süre sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    Bu kendini ağıra satıp kaprisler yapan adam
    Kendi hazırladığı bir teklifi Paşa’ya getirmiştir
    İmzasını istemektedir nispet yaparcasına.
    Sövüyor ve kovuyor
    Gelgelelim hırsını alamıyor.
    Gururuna yedirememiştir Deli Halit bütün bu olanları
    İki dolu boşaltmalıdır bu delidolu
    Vurmalıdır âleme ibret için haddini bilmezleri.
    Silah seslerini Meclisteki locasından duymuştur Mustafa Kemal
    Muhafızı İsmail Hakkı Tekçe’yi yollamıştır bakması için.
    Tekçe bu makama Halit Paşa’nın tavsiyesiyle gelmiştir
    O’nu çok sevenlerdendir.

    Harbiye’de Bir Harbi Adam
    Deli Halit’in ülke hayrına olan büyük deliliklerinin hayranı
    Harbi bir Harbiyeli…
    Tanışıyorlar… Deli Halit’in de kanı ona pek ısınmıştır
    Bu ısınma ve hayranlıktan dolayıdır ki
    Onu vuran kurşunlar
    Kahramanları ve kahramanlığı şiire en iyi döken
    Hüseyin Nihal’in yüreğinde onulmaz sızı.
    Bakmıyor konum ve rütbesine
    Yıkıyor sıradüzenini askeriyenin
    “Kel Ali’nin keli çürüsün, eli kurusun”
    Diyor uluorta ve de Atsız’ca tondan.
    Atıyorlar Harbiye’den
    Sebep Kel Ali’ye açık ve sert tepkileri.
    Gerekçeye “Gerçek Kahraman Deli Halit Paşa’ya olan bağlılığı, hayranlığı ve vefası”
    Diye yazamıyorlar.
    Arap kökenli bir subaya selam vermeme oluyor o sudan sebep.

    Askerdi Son Sözü
    Derhal hastaneye kaldırıyorlar Deli Halit Paşa’yı
    Operatör istiyor Atatürk’ten Tekçe aracılığıyla
    İstanbul’dan operatör getirtiliyor alelacele.
    Gelgelelim cephelerde dokuz kurşunun yere seremediği
    Koca Deli Halit Paşa’yı
    Onuncu kurşun yere serdiği gibi
    Zatürre de olmuştur yattığı yerde
    Tedaviye cevap vermemektedir.

    “Levazım reisini çağırın bana!
    Neden verilmedi askerin kışlık elbisesi?!
    Yemekler niye bozuk?”
    Bunları sayıklıyordu o son günlerinde.
    Son nefesini verirken de “Asker”di son sözcüğü.

    Milli Mücadele’nin Esas Duruşu
    Destanımız burada bitiyor.
    “Her söz ölür şair sözü yaşlanır dünya ile birlikte”
    Demiştik bir şiirimizde.
    Dilerim bu destanımın sözleri de
    Ölmeyen şair sözlerinden ola.
    Ululayalım şimdi destanımızın bahadırını:
    Varın gidin Kars Kalesi’ne
    Harekât emirlerini duyarsınız hırçın yayla rüzgârlarından.
    Sakarya boylarında bir marştır o, bir kahramanlık türküsü
    Milli Mücadele’nin esas duruşu onun öykülerinde saklı

    Ulemaya soralım ulemaya!
    Din ulemamız
    Mekkeli Halit Bin Velid’i de iyi incelesinler
    Eyüplü Deli Halit Paşamızı da…
    Bir komutan, bir insan ve Müslüman olarak.
    Ve kitabın ortasından desinler Tanrı aşkına
    Serdengeçtiliğin esrikliğinde
    Hangi Halit’in mertebesi daha yüksek?
    Hangisi geçer özveri yarışında?
    Deli mi, Mekkeli mi?
    Hangi Halit ganimet düşünde ve peşindedir
    Hangisi aldırışsız dünya malına karşı?
    Hangi Halit, vahşet ve dehşet simgesi
    Hangi Halit, yalnızca savaş kaçkınlarına acımasız

    Sen Kurtuluş Savaşımızın
    Göğüs kabartan öykülerine daldıransın
    Türk’ün büyük işlerini ve düşlerini ayaklandıransın
    Destan kahraman ister, kahraman destan
    Destandır kahramanların tek mutluluğu
    Kabul buyur, mutlu ol, bu destanımızla
  • II

    Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten

    dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

    Girdim ki içeriye,

    iki eli yanına gelmiş

    yatıyor otel odasının

    dört topuzlu karyolasında.

    Ölü.

    Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

    gözleri açık...

    Çarşafın altında ayakları:

    acayip bir hayvanın dinleyen kulakları...

    Gözleri bakıyor

    ayakları arasından dolaba.

    Dolabın aynasında görüyorum:

    başını değil,

    yüzünü değil,

    kaşını değil,

    kapakları açık, içi örtülü gözlerini,

    yalnız ölü gözlerini...

    Gözleri bakıyor dolaba.

    Ehramda bir kapı

    açar gibi

    açtım

    dolabı.

    Alt katta bir kutu var.

    Kutuda ölünün hiç giymediği

    siyah kunduralar.

    Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

    asılmış dolabın içine

    Sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

    Bir şişe permanganat,

    yakalık,

    mendil, çorap.

    Bir kitap:

    çok eski günlerde beraber okuyup

    satırlarının altını beraber çizdiğimiz

    bir kavga kitabı.

    Kapadım dolabı.

    Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.

    Artık satılacak bir yürek,

    kiralık bir kafa bile yok.

    Roy Dranat, hoşça kal,

    mesele yok.

    YORGAN GİTTİ,

    KAVGA BİTTİ.

    İkinci Kısmın Sonu



    ÜÇÜNCÜ KISIM

    BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

    I

    Gözüme altın bir damla gibi akan

    yıldızın ışığı,

    ilk önce

    boşlukta

    deldiği zaman karanlığı,

    toprakta göğe bakan

    bir tek göz bile yoktu...

    Yıldızlar ihtiyardılar

    toprak çocuktu.

    Yıldızlar bizden uzaktır

    ama ne kadar uzak

    ne kadar uzak...

    Yıldızların arasında toprağımız ufaktır

    ama ne kadar ufak

    ne kadar ufak...

    Ve Asya ki

    toprakta beşte birdir.

    Ve Asya'da

    bir memlekettir Hindistan,

    Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,

    Benerci Kalküta'da bir insan...

    Ve ben

    haber veriyorum ki, size:

    Hindistan'ın

    Kalküta şehrinde bir insanın

    yolu üstünde durdular.

    Yürüyen bir insanı

    zincire vurdular...

    Ve ben

    tenezzül edip

    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.

    yıldızlar uzakmış

    toprak ufakmış

    umurumda değil,

    aldırmıyorum...

    Bilmiş olun ki, benim için

    daha hayret verici

    daha kudretli

    daha esrarlı ve kocamandır:

    yolu üstünde durulan

    zincire vurulan

    İ N S A N . . .



    II

    bu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan

    da anlayacağınız veçhi ile, Benerci mahpustur.

    Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif,

    Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir.

    Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...

    şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin

    öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda

    edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da

    hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

    (*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-

    Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

    III

    Güneş

    pencerede...

    Yanıyor

    demir bir çubuk..

    dışarda saat

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk,

    yedi..

    Gardiyan karyolayı

    duvara kilitledi.

    Adam

    demir iskemlede oturuyor

    oturuyor...

    Güneş

    düştü pencereden

    adamın başına vuruyor..

    dışarda saat

    belki on

    belki on iki..

    İçerdeki:

    yürüyor duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara...

    Gardiyan...

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Demek:

    öğle saatı çaldı

    öte yanda yaşayanlara..

    Ve adam yürüyor,

    duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara..

    Yanıp söndü demir çubuk..

    dışarda saat:

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk...

    dışarda adam...

    Adam

    demir iskemlede oturuyor...

    Oturuyor...

    Gardiyan.

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Gardiyan

    karyolayı indirince:

    içerde gece.

    Yatıyor adam.

    Gözleri düşünüyor,

    dişlerinin arasında bıyığı..

    dışarda ay ışığı....



    IV

    19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir

    adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplayan ve esen

    rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

    şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka

    cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı

    pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu

    suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

    Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir..

    Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi

    yapmak için gelmiş idi.

    Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası

    çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye

    girdi.

    Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye

    bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

    Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane

    hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın

    üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını

    kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet

    kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından

    tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta

    sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını

    çevirmeği talim etsin diye, bu İncil'i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün

    hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.

    İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:

    Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz

    kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar

    vardı.

    Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve

    bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.

    İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle

    meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

    Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.

    Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın

    en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı.

    Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için;

    emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına

    sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

    Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef

    vermekte idi........

    Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı

    ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini

    kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını

    akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır

    romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

    Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor.

    Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz

    dikkatlerine rağmen, dışarıdakilerin ellerine ulaştırıyor.

    NASIL?..

    Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine

    hizmet etmek istemem......

    V

    dışarda

    bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

    içerde

    O

    ihtiyarladı..

    Her gün biraz daha

    camları yaşarıyor

    iri

    bağa

    gözlüklerinin.

    Her gün biraz daha

    siliniyor çizgileri

    gördüklerinin.

    Küreyvatı hamra azalıyor.

    Tasallübü şerayin.

    Tansiyon 26.

    Baş dönmesi, bunaltı.

    Sinir...

    Bir

    senedir

    yazamadı bir

    satır

    bile..

    Yine fakat

    dışarda bir bayrak gibi

    dalgalanıyor adı.

    İçerde O

    ihtiyarladı....



    BU FASIL BENERCİ'NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

    «Kalküta şehrinin ufkunda güneş

    yükseliyordu.

    Atları ışıktan, miğferleri ateş

    bir ordu

    bozgun karanlığı katmış önüne

    geliyordu.

    Güneş yükseliyordu..

    Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

    Bunu beceremedik

    romantik kaçtı pek.

    Şöyle diyelim:

    «Baygın kokulu

    koskocaman

    masmavi bir çiçek

    şeklinde sema

    düştü fecrin altın kollarına...»

    Bu da olmadı,

    olacağı yok.

    Benden evvel gelenlerin hepsi,

    almışlar birer birer,

    tuluu şemsi, gurubu şemsi

    tasvir patentasını.

    Tuluu şemsin, gurubu şemsin

    okumuşlar canına..

    Bu hususta yapılacak iş,

    söylenecek söz

    kalmamış bana.

    Buna rağmen,

    tekrar ederim ki ben:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    güneş gibi

    yükseliyordu.

    Sokaktan bir sütçü beygirinin

    nal ve güğüm sesi geliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı...

    Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.

    􀀨ğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde

    sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.

    Benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci

    odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

    - Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

    Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her

    adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında

    yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

    - Otur bakalım, dedi.

    Oturdum.

    Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı􀀃ışığı beyazlanmağa başladı.

    Pencereden baktım:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    yükseliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı.

    - Âlâ.

    - Anlamadım.

    - Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların

    attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı

    yemedim.

    - Öyle.

    - Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini

    öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalı􀁅ı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?

    - Öyle...

    - Saat kaç?

    - Altı buçuk.

    - Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir,

    yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar

    senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.

    - Doğru.

    - Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

    Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı

    Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen

    gözleri gözlerimdedir.

    - Devam et, Benerci, dinliyorum.

    - Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynayan bir fert

    haline geldim.

    - Doğru.

    - Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti.

    Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale

    geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında,

    yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o

    beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin

    dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır.

    İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam

    için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye

    olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok...

    Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

    - Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana halt etmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?

    - Yedi.

    - Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete

    düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise şu senin tabancayı ver bakayım.

    Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci'ye uzattım. Aldı, masanın

    üstüne koydu.

    Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri

    gözlerimdedir.

    - Öyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

    Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin

    camlarında, Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli

    ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.

    Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde

    söndürdü.

    - Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.

    Kucaklaştık.

    Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

    - Çocuklara selam söyle, dedi.

    Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci

    kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

    Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

    BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . .

    «Kavgada

    kendi kendini öldüren

    lanetli bir

    cenazedir

    benim için:

    Ölüsüne

    ellerimiz

    dokunamaz.

    Arkasından

    matem marşı

    okunamaz.»

    Sen artık

    bu kitapta:

    noktaları

    virgülleri

    satırları taşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    koşmuyor

    bağırmıyor

    alnını kaşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    yaşamıyorsun.

    Ve Benerci sen

    bu kitapta:

    kendi kendini öldürmene rağmen

    benim ellerim senin

    kanlı delik

    şakağına dokunacaktır.

    Cenazende

    dosta düşmana karşı

    matem marşı

    okunacaktır:

    MATEM MARŞI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Giden

    o

    biten

    bir

    şarkı değildir...

    O

    büyük

    bir

    ışık

    gibi döğüştü.

    Kasketli

    bir güneş

    halinde düştü.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Bu

    giden

    bir

    biten

    şarkı değildir ...........

    S O N







    Ben İçeri Düştüğümden Beri

    Ben içeri düştüğümden beri

    güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’

    Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’

    Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

    Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

    Ona sorarsanız: ’Bütün bir hayat...’

    Bana sorarsanız: ‘Adam sende bir hafta...’

    Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

    Yedibuçuğu doldurup çıktı.

    Dolaştı dışarda bi vakit,

    Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

    Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

    Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

    Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

    Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

    Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...

    Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

    Sonra vesikaya bindi

    Bizim burda, içerde

    Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

    Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

    Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

    Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

    Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

    Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

    Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

    ‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

    Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

    Ve kahreden yaratan ki onlardır,

    şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    Ve gayrısı

    Mesela, benim on sene yatmam

    Laf’ı güzaf...





    Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,

    gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,

    iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış

    evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?

    Elâleme haset mi ediyoruz?

    Elâlemin babası İstanbulda hapiste,

    elâlemin oğlunu asmak istiyorlar

    yol ortasında

    güpegündüz.

    Bense burda rüzgâr gibi

    bir halk türküsü gibi hürüm,

    sen ordasın yavrum,

    ama asılamayacak kadar küçüksün henüz.

    Elâlemin oğlu katil olmasın,

    elâlemin babası ölmesin,

    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

    orda onlar aldı göze ipi.

    İnsanlar,

    iyi insanlar,

    seslenin dünyanın dört köşesinden

    dur deyin,

    cellât geçirmesin ipi.





    Ben Sen O

    O, yalnız ağaran tan yerini görüyor

    ben, geceyi de

    Sen, yalnız geceyi görüyorsun,

    ben ağaran tan yerini de.





    Ben Senden Önce Ölmek İsterim...

    Ben

    senden önce ölmek isterim.

    Gidenin arkasından gelen

    gideni bulacak mi zannediyorsun?

    Ben zannetmiyorum bunu.

    İyisi mi,

    beni yaktırırsın,

    odanda ocağın

    üstüne korsun

    içinde bir kavanozun.

    Kavanoz camdan olsun,

    şeffaf,

    beyaz camdan olsun

    ki içinde beni görebilesin

    Fedakârlığımı anlıyorsun :

    vazgeçtim toprak olmaktan,

    vazgeçtim çiçek olmaktan

    senin yanında kalabilmek için.

    Ve toz oluyorum

    yaşıyorum yanında senin.

    Sonra, sen de ölünce

    kavanozuma gelirsin.

    Ve orada beraber yaşarız

    külümün içinde külün

    ta ki bir savruk gelin

    yahut vefasız bir torun

    bizi oradan atana kadar...

    Ama

    biz

    o zamana kadar

    o kadar karışacağız ki birbirimize,

    atıldığımız çöplükte bile

    zerrelerimiz

    yan yana düşecek.

    Toprağa beraber dalacağız.

    Ve bir gün yabani bir çiçek

    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

    sapında muhakkak iki çiçek açacak :

    biri

    sen

    biri de

    ben.

    Ben

    daha olumlu düşünüyorum

    Ben daha bir çocuk doğuracağım

    Hayat taşıyor içimden.

    Kaynıyor kanım.

    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,

    ama sen de beraber.

    Ama ölüm de korkutmuyor beni.

    Yalnız pek sevimsiz buluyorum

    bizim cenaze şeklini.

    Ben ölünceye kadar da

    Bu düzelir herhalde.

    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?

    İçimden bir şey :

    belki diyor.





    Berkley...

    Behey

    Berkley!

    Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir.

    Behey

    Berkley,

    Behey Allahın

    Cebrail şeklindeki Ezraili,

    Behey on sekizinci asrın en filozof katili!

    Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde

    adımlarının sesi.

    Hâlâ uluyor adımlarının sesine

    tüyleri kanlı bir köpek.

    Hâlâ

    her gece titreyerek

    görüyor gölgeni İskoçya köylüleri

    evlerinin

    camlarında!

    Hâlâ

    kanlı beş parmağının izi var

    o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında!

    Behey

    Berkley!

    Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,

    Kıralın şövalyesi,

    sermayenin altın sesi,

    ve Allahın peskoposu!

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir!

    Her kelimen

    kelepçelerken

    bileklerimizi,

    kıvrılan

    bir yılan

    gibi satırların

    sokmak istiyor yüreklerimizi.

    Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.

    Sivriliyor kitaplarından ismin

    sivri yosunlu ucundan

    kızıl kan

    damlayan

    yeşil bir diş gibi.

    Her kitabın

    diz çökmüş önünde Rabbın

    kara kuşaklı bir keşiş gibi..

    Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,

    inandıracaktın?

    Biz İsanın vuslatını bekleyen

    bir rahibe değiliz ki!

    Behey

    Berkley!

    Behey tilkilerin şahı tilki!

    Çalarken satırların zafer düdüğü,

    küçük bir taş parçasının en küçüğü

    imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,

    hemen anlaşmak için

    bir kapı açıyorsun,

    binip Allahının sırtına

    soldan geri kaçıyorsun!

    Kaçma dur!

    Her yol Romaya gider,

    - bu belki doğrudur -

    fakat

    fikri evvel gören her felsefenin

    safsata iklimidir yelken açtığı yer!

    Bu bir hakikat

    - hem de mutlak cinsinden - !

    İşte sen

    işte senin felsefen:

    Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün

    cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün

    parlak

    yuvarlak

    elmaya:

    «Fikirlerin bir

    terkibidir,»

    diyorsun!

    dışımızda bize bağlanmadan

    var olan

    varlığı

    inkâr ediyorsun!

    şu mavi deniz

    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,

    kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi?

    Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,

    mademki kendi fikrindir umman,

    ne zaman var,

    ne mekân!

    Ne senin haricinde bir vücut

    ne senden evvel kimse mevcut,

    ne senden sonra kâinat baki

    bir sen

    bir de Allah hakikî.

    Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı!

    Senin dışında değil miydi

    kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?

    Yoksa kendi altında sen

    kendinle mi yattın?

    Diyelim ki senden evvel baban yok

    İsa gibi.

    Yine fakat bacakları arasından çıktığın

    Meryem gibi bir anan da mı yok!

    Diyelim ki yapayalnızsın

    Turu Sinada Musa gibi,

    ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok!

    Çok yalan söylemişsin çok.

    Sen emin ol ki Berkley

    - olmasan da zarar yok -

    bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:

    biraz alay

    biraz şaka

    ve birkaç tokat

    - eldivensiz cinsinden -

    Neyleyim?

    Neş'e kavganın musikisidir.

    Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz

    neşe

    enin çelik ahengini duymayan adam;

    neş'e ... iyi şeydir vesselam,

    - baş döndürmezse eğer -

    ve işte bizimkiler

    güldüler mi,

    ağız dolusu gülüyorlar.

    Kabahat onların kuvvetinde:

    yoksa ne sende

    ne de bende!

    Dinle Berkley!

    - dinlemesen de olur -

    Biz dinleyelim:

    Beynimiz bal yoğuran

    bir kovan.

    Ona balı dolduran

    arıdır hayat.

    Aldığımız hislerin

    sonsuz derin

    pınarıdır kâinat!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Biz onun parçaları,

    biz ondan doğan bir sürü bacaksız!

    Biz o bacaksızların

    - anasını inkâr etmeyen cinsi -

    Çünkü biz

    emredenlere emir verenlerden değiliz!

    Bağlıyız toprağa

    kalın halatlar gibi kollarımızla!

    Çelik dişleri şimşekli çarklılar

    koparırken kara toprağın esrarını,

    biz

    seyretmedeyiz

    cihan içinden cihanların

    doğuşunu;

    kehkeşanların

    gümüş aydınlığında!

    Görmüşüz,

    görmedeyiz

    yılların yollarında toprak oluşunu

    kızıl kadife dudaklı kızların!

    Çiziyor hareketi gözlerimize

    sonsuz maviliklerde

    kuyrukluyıldızların

    sırma saçlarından kalan izler.

    Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..

    şu denizler,

    şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,

    rüzgârların uğultusu.

    şu ipi kopmuş

    inci bir gerdanlık gibi damlayan su,

    şu bir damla su,

    uzaklaştıkça, yaklaşılan

    hakikati gizler..

    Her yeni ummanla beraber

    bir yeni imkân!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Behey!

    Berkley!

    Behey bir karış boyuna bakmadan

    Karpatları inkâr eden cüce!

    Ahrete gittiysen eğer

    oradan bir taç gönder,

    süslemek için Allahının kafasını!

    Fakat buradan

    topla hemen tarağını tasını,

    Haraç mezat!

    Haraç mezat!

    götür pazara bir pula sat:

    Topraktaki saltanatın

    göğe çıkan tahtını!

    Yok üstünde tabiatın

    tabiattan gayri kuvvet!..

    Tabiat geniş

    tabiat derin

    tabiat uçsuz bucaksız!..





    Beş Satırla...

    Annelerin ninnilerinden

    spikerin okuduğu habere kadar,

    yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

    anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

    anlamak gideni ve gelmekte olanı.



    Beyazıt Meydanındaki Ölü...

    Bir ölü yatıyor

    on dokuz yaşında bir delikanlı

    gündüzleri güneşte

    geceleri yıldızların altında

    İstanbul'da,

    Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    ders kitabı bir elinde

    bir elinde başlamadan biten rüyası

    bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    vurdular

    kurşun yarası

    kızıl karanfil gibi açmış alnında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatacak

    toprağa şıp şıp damlayacak kanı

    silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip

    zapt edene kadar

    büyük meydanı.



    Bir şehir

    Bir kaç yokuş tırmandım

    bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm

    burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm

    bir kapı açıldı girdim

    yitirdim kendimi kendi içimde

    bilmediğim bir şehir

    görmediğim biçimde evleri

    kimi karınca yuvası kimi bomboş

    kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

    bir sokağa saptım çamurlu dar eğri büğrü

    dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere

    asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası

    uzayıp gidiyor tan yerine kadar dosdoğru geniş

    bir mahallede yağmur yağıyor

    bitişinde güneş

    üçüncüsünde ayışığı

    bir köprü geçtim

    yarısında fenerler pırıl pırıl

    yarısı kapkaranlıktı

    yan yana iki ağaç gördüm

    yaprak kımıldamıyor birinde

    öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor

    bir şehirde bir birine benzemiyor hiçbir şey

    insanları bir yana

    onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu

    hepsi korkak

    hepsi yiğit

    hepsi aptal

    hepsi akıllıydı

    hepsi domuzdu

    hepsi melekti.



    Bir Acayip Duygu...

    «Mürdüm eriği

    çiçek açmıştır.

    - ilk önce zerdali çiçek açar

    mürdüm en sonra -

    Sevgilim,

    çimenin üzerine

    diz üstü oturalım

    karşı-be-karşı.

    Hava lezzetli ve aydınlık

    - fakat iyice ısınmadı daha -

    çağlanın kabuğu

    yemyeşil tüylüdür

    henüz yumuşacık...

    Bahtiyarız

    yaşayabildiğimiz için.

    Herhalde çoktan öldürülmüştük

    sen Londra'da olsaydın

    ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...

    Sevgilim,

    ellerini koy dizlerine

    - bileklerin kalın ve beyaz -

    sol avucunu çevir :

    gün ışığı avucunun içindedir

    kayısı gibi...

    Dünkü hava akınında ölenlerin

    yüz kadarı beş yaşından aşağı,

    yirmi dördü emzikte...

    Sevgilim,

    nar tanesinin rengine bayılırım

    - nar tanesi, nur tanesi -

    kavunda ıtrı severim

    mayhoşluğu erikte ..........»

    .......... yağmurlu bir gün

    yemişlerden ve senden uzak

    - daha bir tek ağaç bahar açmadı

    kar yağması ihtimali bile var -

    Bursa cezaevinde

    acayip bir duyguya kapılarak

    ve kahredici bir öfke içinde

    inadıma yazıyorum bunları,

    kendime ve sevgili insanlarıma inat.



    Bir Ayrılış Hikayesi...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

    parmaklarımı kanatarak

    kırasıya

    çıldırasıya...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    kilometrelerle derin,

    kilometrelerle dümdüz,

    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

    yüzde hudutsuz kere yüz...

    Kadın erkeğe dedi ki:

    -Baktım

    dudağımla, yüreğimle, kafamla;

    severek, korkarak, eğilerek,

    dudağına, yüreğine, kafana.

    şimdi ne söylüyorsam

    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..

    Ve ben artık

    biliyorum:

    Toprağın -

    yüzü güneşli bir ana gibi -

    en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..

    Fakat neyleyim

    saçlarım dolanmış

    ölmekte olan parmaklarına

    başımı kurtarmam kabil

    değil!

    Sen

    yürümelisin,

    yeni doğan çocuğun

    gözlerine bakarak..

    Sen

    yürümelisin,

    beni bırakarak...

    Kadın sustu.

    SARILDILAR

    Bir kitap düştü yere...

    Kapandı bir pencere...

    AYRILDILAR...



    Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları...

    1

    Senin adını

    kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

    Malum ya, bulunduğum yerde

    ne sapı sedefli bir çakı var,

    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),

    ne de başı bulutlarda bir çınar.

    Belki avluda bir ağaç bulunur ama

    gökyüzünü başımın üstünde görmek

    bana yasak...

    Burası benden başka kaç insanın evidir?

    Bilmiyorum.

    Ben bir başıma onlardan uzağım,

    hep birlikte onlar benden uzak.

    Bana kendimden başkasıyla konuşmak

    yasak.

    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.

    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

    şarkı söylüyorum karıcığım.

    Hem, ne dersin,

    o berbat, ayarsız sesim

    öyle bir dokunuyor ki içime

    yüreğim parçalanıyor.

    Ve tıpkı o eski

    acıklı hikâyelerdeki

    yalın ayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,

    mavi gözleri ıslak

    kırmızı, küçücük burnunu çekerek

    senin bağrına sokulmak istiyor.

    Yüzümü kızartmıyor benim

    onun bu an

    böyle zayıf

    böyle hodbin

    böyle sadece insan

    oluşu.

    Belki bu hâlin

    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.

    Belki de sebep buna

    bana aylardır

    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan

    bu demirli pencere

    bu toprak testi

    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.

    dışarda susuzluğu

    acayip fısıltısı

    toprak damı

    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran

    bir sakat ve sıska atıyla,

    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı

    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla

    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.

    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.

    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan

    bu ümitsiz tabiatın

    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.

    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,

    yani bugün de mükellef bir daüssıla için

    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.

    Ben,

    ben içerdeki adam

    yine mutad hünerimi göstereceğim

    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla

    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla

    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı

    seni böyle uzak,

    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi

    kafamın içinde duymak...

    2

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.

    dışarda, bozkırın üstünde birdenbire

    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,

    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...

    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,

    suyu donmayan testi

    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...

    Güneş,

    artık o her gün öğle vaktine kadar,

    bana yakın, benden uzak,

    sönerek, ışıldayarak

    yürür...

    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,

    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :

    dışarda akşam olur,

    bulutsuz bir bahar akşamı...

    İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.

    Velhasıl

    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle

    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı

    hürriyet denen ifrit...

    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,

    bittecrübe sabit...



    3

    Bugün pazar.

    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

    bu kadar mavi

    bu kadar geniş olduğuna şaşarak

    kımıldanmadan durdum.

    Sonra saygıyla toprağa oturdum,

    dayadım sırtımı duvara.

    Bu anda ne düşmek dalgalara,

    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

    Toprak, güneş ve ben...

    Bahtiyarım...



    Bir Dakika

    Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor

    Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,

    Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..

    Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

    Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya

    Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya

    Bazen uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor

    Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

    Yakın olayım diye bu gökten gelen ize

    Öyle eğilmişim ki kayalardan denize

    Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi

    Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

    Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an

    Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan

    Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim

    Doğruldum atılırken bir dakika titredim

    Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden

    Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.



    Bir Fotoğrafa

    Karşımdasın işte...

    Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.

    Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.

    Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.

    Tıkandığım o an,

    Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,

    Aklımdan o kadar çok sey geçti ki takip edemedim.

    Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.

    Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

    Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,

    bitti artık hepsi...

    Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.

    Bakış açım belli oldu yine.

    Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.

    Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.

    Dağlara çarptım her esiş__________imde.

    Yollara küfrettim her gidişinde.

    Demiştim sana hatırlarsan:

    “Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,

    ‘zamanla bırakmamak’tır..”

    şimdi bana, geçen o zamanın

    Unutulmaz sancısı kalır

    Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?

    Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...



    Bir Gemici Türküsü...

    Rüzgâr,

    yıldızlar

    ve su.

    Bir Afrika rüyasının uykusu

    düşmüş dalgalara.

    Işıltılı, kara

    bir yelken gibi ince

    direğinde geminin.

    Geçmekteyiz içinden

    bir sayısız

    bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

    yıldızlar

    rüzgâr

    ve su.

    Başüstünde bir gemici korosu

    su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,

    yıldızlar gibi

    rüzgâr gibi

    su gibi bir türkü.

    Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

    İnmedi bir gün bile gözlerimize

    bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz

    ölümün önünde sigaramızı.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Çizmişiz rotamızı

    dostların alkışlarıyla değil

    gıcırtısıyla düşmanın

    dişlerinin.»

    Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»

    Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük

    ışıklı geniş ve sınırsız bir limana

    dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»

    Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar

    rüzgâr

    ve su...»

    Başüstünde bir gemici korosu

    bir türkü söylüyor;

    yıldızlar gibi


    rüzgâr gibi,

    su gibi bir türkü..





    Bir Hazin Hürriyet...

    Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,

    bir lokma bile tatmadan yoğurursun

    bütün nimetlerin hamurunu.

    Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,

    ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,

    hürsün!

    Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,

    işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan

    değirmenleri,

    büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün

    vicdan hürriyetiyle,

    hürsün!

    Başın ensenden kesik gibi düşük,

    kolların iki yanında upuzun,

    büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,

    işsiz kalmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,

    günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu

    seni de büyük hürriyetinle beraber,

    hava üssü olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,

    günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,

    büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,

    meçhul asker olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil

    insan gibi yaşamalıyız dersin,

    büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,

    yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,

    hürriyeti seçmene lüzum yok

    hürsün.

    Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.





    Bir Kız Vardı Japonya'da

    Bir kız vardı Japonyada

    ufacık, tefecik bir kız,

    Bir bulut vardı dünyada

    işi: öldürmekti yalnız.

    Bu bulut bu kızcağızın

    öldürdü nineciğini,

    külünü göğe savurdu,

    sonra, yine apansızın

    gelip babasını vurdu,

    sonra da kızın kendisini.

    Ve doymadı ve doymadı

    yeni kurbanlar arıyor.

    Atom ölümüdür adı,

    karanlıkta bağırıyor.

    Büyük bir birlik kuralım,

    canavarı susturalım.

    Savaş cengine gidelim,

    canavarı yok edelim.



    Bir Komik Adem

    Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

    han hamam, apartıman ve konaklarıyla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

    16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla,

    yamak ve yardaklarıyla

    hücuma kalktılar! ..

    hele içlerinde öyle bir tanesi var,

    öyle bir tanesi var ki:

    İnsanın yüzüne öyle bakar,

    Öyle melûl bakar ki:

    toka edersin eline papelini.

    Ve sıkar sıkmaz onun belini

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

    O komik bir âdemdir.

    Portakal oğlu zâdemdir.

    *

    Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

    yamak ve yardaklarınızla

    hücuma kalktınız!

    Hak varsa eğer,

    hücuma kalkmak hakkınız..

    Efendiler,

    ikinizle teker teker

    paylaştık kozumuzu!

    şimdi sıra onun,

    gelsin o! !

    Gel.

    Sen:

    İtlerini öne itip

    karanlıkta yol kesen

    hatip! ! !

    Sen:

    Beşinci Mehmedin saltanatını,

    Halifenin altın nallı kır atını,

    papellerin kat katını

    ve teneke suratını,

    doldurup torbana

    sıska sırtında taşıyorsun..

    Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

    Bana gelince

    ben:

    geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

    Ve yaşıyorum:

    kellemin

    içindeki

    için..

    Farkındayım niçin:

    kan

    fışkırıyor

    bana bakan

    'ateş feşan? ! '

    gözlerinden...

    Ve niçin:

    cümleler ezberlemişsin

    Fehim Paşanın sözlerinden...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi,

    bize sökmez afi..

    çıkmak istediğim yaldızlı merdiven yok.

    Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

    çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

    Kellemin

    içindeki

    için,

    kellemi koymuşum..

    Sen...

    Hayır...

    Seninle böyle konuşmak istemem..

    Hem,

    ben ki yegâne asaleti

    dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

    seninle boğuşmak istemem..

    Sen bir komik âdemsin.

    Portakal Oğlu zâdemsin.

    toka ederler papelini,

    sıkarlar senin belini,

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

    Sen bir komik âdemsin! ..

    Sen...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi.........................

    Bu kadarı kafi.......