·110 syf.··Beğendi
···Okunma: 14 Ocak 2021 19:04 CENGİZ AYTMATOV- DENİZ KIYISINDA KOŞAN ALA KÖPEK
Cengiz Aytmatov'un kaleminden yine muhteşem bir hikaye. Daha önce de birkaç romanını okumuştum. Okuduğum romanlarda olaylar daha çok bozkırda geçerken bu romanda olay denizin ortasında geçiyor.
Hikâyenin içeriğine gelecek olursak hikaye ilk girişte yaratılış efsanesinden, karaların nasıl oluştuğundan bahseder. Daha sonra küçük bir çocuğun Kiriks’in avcılığı öğrenmesi için babası Emrayin, amcası Mılgın ve Orhan Ata ile birlikte denize açılırlar. Bir süre sonra etrafta sis meydana gelir, günlerce kaybolmaz. Bu durumda Aguguk Kuşunu göremezler ve yollarını kaybederler. Tabi ki bu süre zarfı içinde suları da azalmıştır. Birisinin yaşaması için fedakarlık yapmaları gerekir. İlk önce Orhan Ata kendini denize bırakır. Sonra Mılgın amca ve son olarak babası Emrayin kendini feda eder. Kiriks tek başına kalmıştır. Eğer Kiriks'in kurtulup kurtulmayacağını merak ediyorsanız hikayeyi okuyabilirsiniz.
Hikaye içinde inceleyebileceğimiz o kadar kavram var ki. Bunlardan bazıları: yaratılış, fedakârlık, susuzluk... Bu hikayeye ölüm ile kalım arasındaki mücadele ya da heyecan ile başlayıp korkuyla biten bir hikaye de diyebiliriz.
Okurken hep düşündüm, ben olsaydım ne yapardım? Kendimi de bir roman kahramanı olarak hissettim. Tek başına kaldıklarında ve Aguguk Kuşunu göremediklerinde o kadar çok korktum ki... Orada olup hepsini kurtarmak istedim. Ve düşündüğüm diğer bir husus da küçük bir çocuk için bu fedakarlığı başka kim yapabilir? Siz yapar mısınız? Burada Orhan Ata'nın fedakarlığını kimse inkar edemez. Kirisk'in yaşaması için bir umut oluyor ve aynı zamanda hayallerine kavuşuyor, hayalleri onun ile birlikte sonsuzluğa ulaşıyor.
“ Hayaller, insanla beraber öbür dünyaya gelemezler miydi? Yüzyıllarca, sonsuza kadar onunla birlikte kalamazlar mıydı?” Orhan Ata'nın fedakarlığını küçük görebilirsiniz. Aslında aynı durumda kim olsa bu fedakarlığı gösterir değil mi? Çoğu kişi 'evet' diye düşünür. Ama günümüze bakarsak öyle mi ? Tabii ki bu konuda herkesin düşüncesi farklıdır. Senin yaşaman için en sevdiklerin, yakınların kendi canından vazgeçiyor. Yaşadığına sevinsin mi, yol arkadaşlarını kaybettiğine üzülsün mü? İşte hayatımızda da böyle sürprizler ile karşılaşabiliyoruz.
Nefes kesen gerilim ile korkuyu aynı anda yaşıyoruz bu hikâyede. Bu duyguları hissederken kendimizi düşünmeden alıkoyamıyoruz. Uçsuz, bucaksız, sonsuz bir denizin üzerindesin. Senin düşünmeni engelleyecek hiçbir faktör yok. Oysa karadayken öyle mi? Bizi oyalayacak o kadar çok faktör var ki... Deniz ile karanın farkı budur diyebiliriz.
“Çocuk, kara ile denizin farkını da anlıyordu şimdi. İnsan karada olunca karayı hiç düşünmez ama denizde olunca da denizden başka bir şey düşünemez. Başka şeyler düşünmeye çalışsa bile deniz aklından çıkmaz.” Onlar denizdeyken zihinleri meşgul eden, onları endişelendiren tek şey susuz kalmaları olabilir. Ve okuyacak olanlara tavsiye ediyorum ki kitabı okurken yanınızda bir bardak su bulundurun.
Susuzluğun ne olduğunu sadece susuz kalanlar anlayabilir. Değerlendirmeyi yazarken bile dilim damağım kurudu. Hikayeyi okuduysanız siz de benim gibi hissetmişsinizdir. Okurken hep tekrar ettim: “ Bir bardak su yok mu , bir bardak su yok mu?” Zaman geçtikçe tükeniyordu benimde umutlarım. Sadece bir damla su vermek istiyordum onlara. Ama veremiyordum. Hikayeyi okurken bu durum beni çok rahatsız ediyordu.
Biz insanlar, suyu öyle bol bol harcıyoruz ki hiç bitmeyecekmiş gibi. Kuraklık kapıya dayandığı halde farkında değiliz. Kirisk'in çektiği susuzluğu ileride bir gün bizde çekebiliriz. Elimizdekilerin kıymetini bilmeliyiz. Har vurup harman savurmamalıyız. Ben o anları yaşamak istemem çünkü hikayeyi okurken bile o kadar içime dokundu, o kadar acı çektim ki... Keşke herkes okuyup farkına varsa bu durumun ne kadar ciddi olduğunun. Lütfen, bir damla suyu bile israf etmeyelim.
Sonunu bu şekilde hayal edip mi çıkmıştı yolculuğa? Oysa ne kadar heyecanlıydı, umutluydu. Ama yaşadıkları karşısında ne kadar çaresiz, umutsuz kalmıştı. Ne kadar garip değil mi, suyun ortasında susuz kalıyorsun? Etrafında istemediğin kadar su var ama sen içemiyorsun. Korkunç, ürpertici!.. Hayata karşı bütün umudunu kaybetmek üzereydi. Rotasız bir gemi gibi. Hangi yöne gideceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Bir yaprak misali... Rüzgar onu nereye savuruyorsa o yöne gidiyordu. Ama o sırada sis etraftan kaybolmuştu. Hayata yeniden tutunması için bir umut, bir ışık değil miydi bu?
Kitabı bitirdikten sonra düşündüm: Kirisk bu psikoloji ile hayatına nasıl devam etti, babası Emrayin’in bu şekilde davranması ne kadar doğru? Son nefesine kadar Kirisk ile birlikte olması gerekmiyor muydu? Buna ne kadar fedakarlık diyebiliriz?..
Umudun, fedakarlığın, çaresizliğin, susuzluğun romanı. Gerçekler ile yüzleşmenin, gerçeğin farkına varmanın romanı. Ben Kirisk'i, Emrayin'i, Mılgın Amcayı ve Orhan Ata'yı hiç unutmayacağım. Hele ki Kirisk'in yakarışları... “Mavi yarasa, bana su ver.” Her rüzgar uğuldadığında Orhan Ata'yı, dalgalar yuvarlandığında Mılgın Akay'ı, yıldızların ışıl ışıl patladığında Emrayin'i hatırlayacağım...