Ah Mine'l-Aşk
7/10
·280 syf.··
Beğendi
·
2021 1. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 01 Ocak 2021 08:33
Sahne Yazar, Unutulan isimli romanında Akdeniz’in iki kıyıya bölünmüş yaşamlarından kesitler sunmuş bize. Birinci Dünya Savaşı ve takip eden Kurtuluş Savaşı yıllarında gelişen olayların aynı coğrafyada yaşayan insanları nasıl da ikiye bölüverdiğini, mübadeleyle savrulan hayatları anlatmış. Romanda birbirinden renkli karakterler var: Kâzım Karabekir Paşa'nın gözünü budaktan esirgemeyen genç komutanı Osman, kendisine eş olarak seçtiği Mardinli güzel Sultan, belki de bunların sonraki kuşaklara izdüşümleri olan Rüya ve Özgür bunlardan en çok aklımda kalanlar. Rüya “Unutulan” romanında öne çıkan karakter Rüya isminde bir genç kız. Tanpınar'ın eserlerinde kavram olarak çokça geçen “rüya”, bir uyku hali değil, aksine kökten bir bilme şekli olarak karşımıza çıkar. Sadece uykuda değil, güzel bir manzara karşısında da rüya hali yaşanabilir der Tanpınar. Rüya’nın sevgilisi olan Özgür’ün Rüya’ya bakarken, diğer kahramanların ise romandaki olayların büyük bir kısmının geçtiği Antalya’nın doğal manzaraları karşısında hissettikleri dinginlik ve aldıkları estetik zevk, tam da Tanpınar'ın bahsettiği rüya kavramını bize açıyor. Zira, savaş yılları boyunca kahramanların başlarına gelen acı olayları sağaltan şey, bir güzellik karşısında tecrübe edilen bir rüya ya da vecd (zevk ile bilme) hâli olarak düşünülebilir. Ancak kaynağı akıl değil de duyular olan bu tür bir bilme ya da hâl, sadece zan oluşturur ve kişi yaşadığı rüya aleminden çıkıp, ayaklarını yere basamaz. Gerçeklik; kişinin aklının, onun özgürlüğüne yönelik eylemlerine yön vermesiyle ortaya çıkar. Akıl ise gündelik zihnimiz değil, zekâya dönüşen bilincimizdir. Yazar romanında kahramanların bilincinin dönüşümünü bisiklet imgesiyle okuyuculara göstermiş. Rüya’nın en çok sevdiği şey, Antalya sokaklarında bisiklet binmek. Bisiklet binmek (ya da eski dönemlerde at binmek), insan bilincinin derinliklerinde yatan ve çevresel faktörlerle edinilmiş bir gösterge olarak kabul edilir. İşaret ettiği şey şudur: kişinin bilincini geliştirdiği bireysel bir yolculuk, rüyadan gerçekliğe geçiş, özgürlüğe doğru yapılan bir iç yolculuk. Özgür Peki, özgürlük nedir? “Özgürlük, kişinin başkalarıyla olan sınırlarını bilmesidir” diye tanımlanır. Roman’ın bir diğer karakteri ve Rüya’nın sevgilisi olan Özgür sanki bu kavramın romanda vücûd bulmuş hali gibi. Bununla birlikte Özgür, romanın başlangıcında isminin işaret ettiği özgürlükten biraz uzak görünüyor. Zira bütünlüğü Rüya’ya bağlı ve kişisel bir özgürlük alanı yok. İki kişi arasındaki sınırlar oldukça belirsiz. Varolmasının ancak Rüya ile mümkün olabileceği düşüncesi var. Ama bir yandan da J. P. Sartre’ın deyimiyle her insan gibi Özgür de “özgürlüğüne mahkum”. Rüya’nın yaşadığı hayal dünyasından çıkıp, ayaklarını yere basmasını sağlamak rolünü (belki bilmeden ve istemeden) üstlenmiş görünüyor. Duyusal alem (her gün içinde yaşadığımız nesnel dünya) kadim geleneklerde rüya içinde rüya olarak anlatılmıştır. Bu rüya ise en güzel sanatla anlatılır. Neden? Görsel ya. Özgür de bu rüya alemini müzikle, şarkılarıyla anlatıyor. Ama her rüyanın yorumlanması ve aslına döndürülmesi gereklidir. Peki, bu yorumlama nasıl yapılabilir? Nietzche bunun yine sanatla yapılabileceğini söyler. Sartre gibi Varoluşçudur kendisi. Özgür de romanın ilerleyen bölümlerinde öyle yapıyor ve rüyasından yine sanatın (müziğin) yardımıyla uyanıyor. Zira, hayâl alemi; beş duyunun bilinen suretleri ile hiç bilinmeyen alemin suretlerinin buluştuğu yerdir. Sanatçı oradan türer. Özgür de oradan inşa ediyor kendini. “Sanatçı henüz gerçeklik (form) kazanmamış bir potansiyeli hayal aleminden ortaya çıkartıp ona gerçeklik kazandırandır, varolanı tekrar eden değil” diye tanımlanır. Özgür roman boyunca bir yandan kendini inşa ederken diğer yandan da Rüya’nın özgürleşmesine (evet, bilmeden ve istemeden) yardım ediyor. Özgür’ün hem kendi sınırlarını hem Rüya ile olan sınırlarını öğrenmesi epeyce zahmetli bir süreçten sonra gerçekleşiyor. Ancak bu öğrenme ona gerçek aşkı getiriyor. Aşk Gerçek aşk tanımlanabilir bir olgu değildir. Ancak tecrübe edildiğinde bilinir ve ancak özgürlüğünü kazanmış kişiler için söz konusu olabilir. Diğerleri için üreme dürtülerinin eyleme geçmesinden başka bir şey değildir. Gerçek aşkın nesnesi de (maşûku) yoktur aslında. Kişi sevdiğiyle oturup kalksa, ona sarılsa dahi bu kavuşma aşk olmayacaktır. Zira duyusal aşkın sürekliliği ve devamlılığı yoktur. Gerçek aşk; kavuşmanın sürekli olması, devam etmesidir. Süreklilik ve devam ise varoluşun (duyusal yaşantımızın / hayal aleminin) bir özelliği değildir. Varoluş; lezzetli bir yemekten sonra alınan doyum hissine benzer türde çok sayıda kesikli hazdan ibarettir. Gerçek aşk ise var olmayan, elle tutulmayan bir şeyle, kişinin kesikli olmayan öz varlığına (zâtına / ruhuna) duyduğu özlemle ilgilidir. Bu yüzden neyi seversek sevelim, aşkımızın nesnesi (mâşuk) duyusal dünyada hiçbir zaman varolmaz. Öte yandan kendini öz varlığına duyduğu aşk ile ve sanat aracılığıyla özgürleştiren kişi, ötekinin (maşukunun) kendindeki imgesini de özgürleştirir ve sonsuz kılar. Yani insan varlığına duyduğu aşk ile yoluna devam ederse, sadece kendini değil, etrafındaki insanları da özgür kılar. Tıpkı, sıcak bir Antalya Rüya'sının Özgür’ü, Özgür’ün de Rüya’yı özgürleştirmesi gibi. Sartre’ın “başkası cehennemdir” dediği cehennemden çıkışın yolu aşkta gizli sanırım: Romanda da geçen şu dizelerde ne güzel anlatmış bu cehennemden çıkışın çaresini Münir Nurettin: Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır Yalnız senin aşkın ile ruhum solacaktır Son darbe-i kalbim yine ismin olacaktır. Zevkli okumalar dilerim.
Aşk
UnutulanNilüfer Benal · Edebiyatist · 202033 okunma
·
108 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.