Madam Bovary ilk olarak 1856 senesinin sonbahar-kış vakitlerinde La Rvue de Paris isimli Fransız edebiyat dergisinde tefrikalar halinde yayınlanmış. O zamanlar ahlakdışılıkla itham edilerek, eser hakkında soruşturma başlatılmış. Ancak Flaubert'in davadan beraatiyle beraber kitap halinde de basılmış. Realizmin öncelikli örneklerinden -ve de ilk- olan Madam Bovary ile bovarizm denilen yeni bir akım da doğmuş. Bovarizm akımı; kişinin kendisini realiteden farklı olarak betimlediği ve de kaderin dayattığı hayat gerçekliğinden saparak sahte bir kimliğe sığınması, bu istikamette sürüklenmesi, hayallere kapılması şeklinde ifade edilebilir.
Fransa'da geçen bu romanın baş kahramanı olan Emma'mızı, salt "bir hekimin eşi" şeklinde tanımlamak istemiyorum. Emma, Tôtes köyündeki bir çiftlikte babasıyla yaşayan, eğitimini manastırda almış rüyalı güzellikte genç bir kadındır. Bu genç kadının her hareketi şiirsel tadlar barındırmakla beraber, zevk sahibi bir ruh için seyirlik şölendir. Hekimimiz Charles için de karısı -Emma Bovary- ilahi düzeyde kusursuz ve de eşsizdir. Ancak yaşama pek romantik bir çerçeveden; zümrüt yeşili ipek kumaşlar, pahalı mücevherler, şapkaya eklenecek şekilli tüller, kokulu aşk mektupları ve ay ışığında iç geçirerek edilen yeminler ardından bakan Emma bir türlü mutlu olamaz bu evlilikte. Sadakatini ve de adım adım kendini yitirir.
Kitabın konusu hakkında fazla bir yorum yapmaktan kaçınarak başka bir noktaya atlamak istiyorum. Flaubert, ilk romanı olan Madam Bovary ile aynı zamanda 19. yüzyıl burjuvazisine realist bir ışık tutmaktadır. Dolayısıyla söz konusu eser yalnızca Emma Bovary'yi değil, insanı da anlatır bize. Bunu da gerçeklik temelinde yapar ve bugün bile adını anar oluruz Gustave Flaubert'in.