Kesinlikle ve kesinlikle ivan ilyiç'in ölümüne tanıklık etmeden önce ölmeyin. Hoş buna tanıklık etmek değil eşlik etmek desek daha yerinde bir tabir olur. İnanın öyle bir etkisi altında kaldım ki, kitabı okuduğum gün ruhumda acı verici bir karıncalanma hissettim.
Tabi bu kamyon çarpmışa dönme durumum, hemen öncesinde okuyup sindirdigim kitaplarla da alakalı. Söyle söyleyeyim bir hafta öncesinden Yeraltından Notlar'ı okudum bir gün öncesinde de Nasıl Ölünür'ü.
Yeraltından Notlar zaten beni bir boşluğun içine çekmişti. Yani bu kitabı okumaya başlamadan önce karanlık bir kuyudan düşüyordum. Bu kitap ile de en azından boşluktan kurtulur ve nihayet zemine çakılırım sanıyordum. Ancak ivan ilyiç'in ölüm döşeği onun ölümüyle birlikte bana miras kaldı. İnanın bu zemine cakilmaktan çok daha öte.
Emile Zola'nin Nasıl Ölünür? adlı kitabını bir gün öncesinde okumuştum. O da kısa bir kitap ve içinde 5 tane farklı ölüm döşeği hikayesi var. Yani ivan ilyiç benim için 6. ölüydü.
Yaşamın anlamını ömür boyu ararız, bulduğumuzu sanarak yaşarız. Ancak ölümün üzerine çöktüğünü hissedince yanilgidan ibaret olduğunu anlarsanız bu size nasıl bir acı verir? Ömür boyu mutluluklar peşinde koşarız. Dostlar ediniriz. Ötesinde bir ailemiz vardır ki her şeyimizi onların üzerine kurarız. Ancak tüm hayatınızın yanlış bir mutluluğa bagladigimizi, son birkaç günümüz kaldığı günlerde anlasak.. Peki ya kariyerimizde yükselmek ve daha çok para kazanmak için, birilerinin yoluna taş koymak pahasına bir koşuşturmaca hayat yaşadığımızı ancak gerçek manada hiç yaşamadığımızı ölüm döşeğinde kavrasak..
İşte tüm bu hayatın anlamına dair acımasız yanilgilarin gömülü olduğu yer ivan ilyiç'in ölüm döşeği.
Ayni zamanda ölümü kabulleniş evresinin sancıları da ruhumu yırtan düzeyde bir etki bıraktı bende.
Kitaptan bir alıntı.
“Apandismiş! Böbrekmiş!” dedi kendi kendine. “Konu ne apandis ne de böbrek... Hayir... Burada mevzu hayat ve ölüm! Evet, hayattayım ama artık ömrüm sona eriyor ve durduramıyorum bunu. Evet! Neden kendimi kandırıyorum?