Karl Marx, İngilizlerin yaşam tarzını ve değer yargılarını dikkatle gözlemliyordu.

İngiltere, son derece kalıplaşmış bir yaşam tarzı içinde hareket alanı bulan sıradan bireyciliğin beşiğidir. Artık incileri dökülmüş ‘bağımsızlık’ sözcüğü, Kraliçe’nin yurttaşları tarafından, komşunu tanımayabilmek biçiminde algılanır. Mister Brown, kırk yıl duvar duvara yaşadığı kapı komşusu Mister Smith’i tanımamakla gururlanır.

Marx ve Engels, çevrelerindeki insanlarla ilişkilerinde neşeli, samimi ve doğaldılar. En kapalı ruhlar bile onların karşısında doğal bir şekilde, farkında olmaksızın açılırdı. En ciddi küçük burjuvalar onları evlerine davet ederler ve şöyle derlerdi:

“Tanrı’ya şükür, komşuların yardımına ihtiyaç duymadık bugüne kadar, çünkü bağımsız olabilecek kadar imkanlara sahibiz. Evlerimizde, bizi borç istemek ve birbirimizi engellemek zorunda bırakmayacak her şeyimiz var. İnsanlar rastlantı eseri bir araya gelirler, ama rastlantı, onların tanışmalarına neden olamaz.”

Böylece, komşusunun evlendiğini, çocukları doğduğunu en son öğrenen Mister Brown oluyor, parlak silindir şapkalı, ceketli iki beyefendinin cenaze arabasıyla Mister Smith’in tabutunu mezara götürdüklerini fark etmiyor...

Kibirli suskunluk, küçümseyici sakinlik, kırıcı umursamazlık, insanların başlarının üzerinden ötelerde gezinen, sıkılmışlığı belirten bakışlar... Kendini beğenmişliğin tüm bu belirtilerini, İngilizler, ancak kendi yakın çevreleriyle oldukları zaman göstermezler. Bu, denenmiş bir kalkandır ve özel yaşamlarına dıştan gelebilecek müdahalelerin, fazladan yükümlülükler doğuran rastlantısal tanışmaların önünü keser.

Borç verme ve borç alma! İşte budur burjuvazinin kutsal sloganı, yol gösterici, sağlam işareti.