Berkeley; var olan her şeyin insan bilincine ait olup, dünyanın oluşumunun maddeden soyutlanmasından bahseder. Simülasyon misali, olan her şey kafamızın içinde komutlandırılarak gelişen nesnelerdir. Böylelikle doğan düşünce yapısı görmediğimiz şeyleri dahi zihnimizde hapsetmiştir. Ki zaten bellekte olan her şeyi aynı anda anımsayabiliyoruz.
Peki bu durumun oluşması, neden gözlerimiz kapalıyken kaybolmayan nesnelere yol açıyor?
Çünkü ilahi gücün olduğu yerde, düşünce yapımızın ne kadar güçlü olduğunun bir önemi kalmıyor. Bu nedenle kurduğumuz hayalin düşü de insanın kafasının içinde veya yaratandadır. Bunun da sebebi nesnelerin varlığından değil, idealardan (kendiliğinden var olan) söz ediyor olmamamızdır. Bu bağ ile şeyler arasındaki bağıntı tanrının istemesi üzerine oluşacağı için biz insanlar bir şeyin nedeni olamayız. Tanrı’nın ideası üzerine bizim bir şeye neden olma yeteneğimiz yoktur, çünkü bu noktada da olaya karışan kader olgusu oluşur.
Kader olgusuyla kurduğumuz hayaller, gerçekleşen yaşamlar, attığımız adım ve yaşlanıyor olmamız tanrının yarattığı kanunlar çerçevesinde varlığını sürdürür. Bu çerçevede de oluşan doğa uyumumuz göz önünde bulundurulursa Berkeley’in dediği bu dünyanın bilinmesi gereken bir yer olmadığı oluyor.
Bir anlam dünyası içinde yaşıyoruz, bilmemiz gerekenden ziyade anladığımız kadarıyla var oluyoruz. Çünkü bilinen her şey, anladığımız anlamına gelmiyor.
Gördüğümüz kadarıyla anlamamıza yardımcı olan yasalar, önce tanrının varlığını anlamakla, öğrenmekle mümkün hale geliyor. Buna ek olarak tanrıyı bilmeyen, anlaması gereken şeylerin dışında bir mantık ile sadece bilmeye odaklı bir hayat yaşamaya başlıyor.
Yani Yunus Emre’nin; yaratılanı sevmeliyiz yaratandan ötürü deyimiyle bu dünyanın varoluşu, evrenin, uzayın, her bir maddenin varlığı yaratanın bir kitabı olmasına dayanıyor.
Velhasıl; okuyabilenler gördüğü kadarıyla, okuyamayan baktığı kadarıyla biliyor.
İnsanın anlam bilmecesi de bundan ibaret.
Sevgiler...