Eros’un erotizmi bir yana, insanın yaşadığı melankolik duygu değişimleri, kasveti, sinir ve stresle geçen iş hayatı vs; erosun önerdiği aşktan ziyade, herkesi elde edebilmenin gücü olan “bana başka biri mi yok?” tanımını ortaya çıkarıyor. Bu durum karşısında, performansa yönelik geliştirilen her aşamanın boş bir çabadan oluştuğunu sergiliyor.
Hepimizin istemeden olduğu “performans öznesi” konumunda beliren, her hedefin sonunda; başarı mutluluğunu yaşamadan daha farklı hedeflerle karşı karşıya kalınması durumu; insanın kendi hedeflerinin sömürgesi haline geldiğini kanıtlıyor. Hedef söz konusu olan aşk ise, başarısız bir girişim dahilinde Başka’sıyla konuşulması gereken konular yerine, insanın kendi benliğininde oluşan hatalarında değil, başarının da başarısızlığın da Başka’sı olan ötekinin; kişiliğini benimsemekten geçtiğini söylüyor.
Bu durum karşısında karşımıza dikilen her bir varlığa karşı yapabileceğimiz şeyleri,
-meli/-malı düşünce sistemimiz yerine
-ebilir/-abilir düşüncemize geçtiğimizin kanıtı olarak; bizim yıkıcı karakterimizi alt ettiğimizin göstergesi yani insiyatif kullanmayı istemek durumu oluşuyor.
Başka’nın ötekiliğini kabullenen insanın, düşünce yapısını değiştirdiği ve ilişkiyi bu boyutta yaşadığını, sorunların ortadan kalkıp düşünce yapısının tekdüze bir sistemde ilerlediğini gösteriyor.
Fakat aslında ötekiyle bütünleşememe sorunumuz da; kendi dertlerimiz içinde boğulurken, ötekinin benliğini kabul edebilecek duygusal güce sahip olamadığımızdan kaynaklanıyor.
Son olarak kitabın başında sözü geçen ve alıntılar dahilinde, kitabın konusuna eklemelerin yapıldığı; Lars Von Trier’in Melancholia filmi de, kitaba bakış açınızı; filmde geçen düğün sahnesi sırasında, geçmişe dayalı yaşanmışlıkların düşünülmesi ve ölüm korkusuyla hesaplaşma üzerine kurulan empatik hayallerden bahsediyor.
Bunların haricinde kitap; eleştirel, didaktik bir deneme olan, 62 sayfa kadar kısa fakat anlam bütünlüğü kurma açısından günlerinizi harcayabileceğiniz bir eser.