Kemal Tahir’in Göl İnsanları kitabı toplamda sekiz hikâyeden oluşmaktadır. Kitabın ilk halinde yer alan ilk dört hikaye öncelikle 1939-1941 arasında Tan Gazetesinde tefrika edilmiş, 1955’te de kitap olarak yayımlanmıştır. Diğer dört hikaye ise daha sonra 1969’da aynı adla yayımlanan kitaba yazar tarafından eklenmiştir. Hikâyeler okununca görülecektir ki, yazın dünyasında romanları ile öne çıkan Kemal Tahir’in kalemi öykü türünde de oldukça kuvvetlidir.
Kitap ile aynı adı taşıyan ilk hikâyede temelde beş işçi ve işverenleri arasındaki ilişki anlatılmaktadır. Hikâyenin başında Bulgaryalı İbrahim ile Kamil arasındaki diyalogları kapitalizm-sosyalizm karşılaştırmasıdır adeta. Kamil’in zihninde, ortaya sermaye koyanın bunun külfetlerine katlandığı gibi nimetlerinden de faydalanacağı ve bunun analarının ak sütü gibi helal olduğu yargısı yerleşiktir denebilir. Kamil bu şekilde emek sömürüsünü içselleştirmişken, patronları Kaptan Şefik’in 12 yaşındaki küçük Salih’in cinsel istismarına tepki göstermektedir. Bu da Türkiye’deki çelişkileri emek-sermaye eksenli, iktisadi olmaktan çok kültürel veya ahlaki arka planda değerlendirmeyi işaret etmektedir. Ayrıca hikâyede, çevre köylerdeki dul veya kocaları çalışmaya giden kadınların kötü yola düşmeleri de işlenmektedir.
Kitapta yer alan ikinci hikâye “Çoban Ali”dir. Burada önce Ali’nin çobanlığı anlatılmakta, evlilik yolunda ilerleyen Ali’nin kızın babasının vazgeçmesi üzerine, ağanın genç oğlunun yardımıyla kızı kaçırmaları söz konusudur. Ağanın oğlunun, kızın babasının şikâyeti sonrasında karakolda, işi sözle ve üste çıkmayla nasıl da kendi lehine çevirdiği anlatılır. Komutan ilk başta, “Geçti o derebeylik, ağalık! Mütegallibe devri geçti. Ev basmışsın, kız kaçırmışsın....” (s.83) derken, olayın sonunda kızın babası iftiradan suçlu konumuna düşer. İşlerin buraya gelmesi ise Türk filmlerinde alışık olduğumuz ağa-bürokrasi ilişkisi ya da kayırmacılığından ziyade, oğlanın ağzının iyi laf yapması ve kendinden emin olması kaynaklıdır. Bu kitapta karşımıza çıkan temalardan birisi de kadınlardır. Her ne kadar bu hikâyede “Çoban Ali” anlatılıyor olsa da, kaçırdığı kızın gönlü razı değilken, Ali’nin tehditleri karşısında çaresizliği, kötü yola düşmektense Ali’ye rıza göstermesi, kızın dramını gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda bu tarz bir rıza göstermeye karşı bir örnek olarak Metin Erksan’ın “Kuyu” filmi örnek verilebilir.
Üçüncü hikâye ise “Gelin-Kadın Oyunu” başlığını taşımaktadır. Burada kadın ve cinsellik teması baskındır denebilir. Çocukluktan itibaren Sultan’ın başından geçenler, evliliği, kısırlığı, evliliği dönemindeki yasak ilişkileri ve dul kalınca başına gelenler konu edilmektedir. Sultan her ne kadar dul kaldıktan sonra köyünden Kızılcahamam’a gitse de, ilk öyküde kısmen geçen “Kocası gurbette olan karıların yoldan çıktığı” (s.111) ya da çıkarıldığı olgusu vurgulanmaktadır. Hikâyede kadınlar “Bir de kocalarını severlerse... Dur, otur bilmez, çalışırlar. Sabah gün doğmadan kalkar, akşamın yatsı vaktine kadar damda, mutfakta, tarlada, bahçede uğraşır kadın kısmı... Yılda bir çocuk doğurur. Heriften hafta başı sopa yer. Kocar gider hitamında...” (s. 135) şeklinde tanımlanmaktadır. Ayrıca, bekâr erkeklerin dul bir kadın ile evlenmesinin hoş görülmediği de bir ara Sultan ile evlenmeyi tasarlayan Bekir tarafından “Anası, ‘yabanın dile düşmüş dul karısını gelin getirdin,’ diye ağlar, canını sıkar.” (s. 146) şeklinde ifade edilmektedir.
Dördüncü hikâye ise aynı zamanda Tülay Eratalay’ın 1995 yapımı “Özlem: Dün'e... Bugün'e... Yarın'a... “adlı üç hikâyeden uyarlanan filme de konu olmuş “Arabacı” öyküsüdür. Aslında nişanlı olan arabacının, bir yük almaya giderken yolda karşılaştığı iki kadına söylediği beyaz yalanlar ile kadınlardan birinin dul kızı ile neredeyse evleneyazması anlatılır. Arabacının ilk başlarda eğlenir gözükürken, zamanla başlayan iç sıkıntıları ve daralmaları çok başarılı bir şekilde okuyucuya hissettirilir. Bu yönüyle öykü insanı, bireyi, benliği ele alması bağlamında yayınlandığı döneme göre çok çok ileridedir denebilir.
İlk dört öykü okununca görülecektir ki, Nazım Hikmet’in hikâyelere ilişkin sarf ettiği sözler bir arkadaş övgüsünün ötesinde, Kemal Tahir’in gelecekte önemli bir edebiyatçı olacağını müjdeleyen haklılık payı olan tespitlerdir. “Göl İnsanları”nın ve özellikle “Arabacı”nın son derece iyi metinler olduğunu söyleyebilirim. Şiirle edebiyat hayatına başlayıp, romanları ile ün kazanan Kemal Tahir’in arada kaleme almış olduğu öykülerinin hiç de yabana atılır durmadığını rahatlıkla ifade edebilirim.
Kitaba sonradan eklediği dört öykü ise mizahi yönü oldukça kuvvetli metinler olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Nam Uğruna” baraj işçisi bir kaçağın, müteahhittin oğlunu kurtarması vesilesiyle gazeteye resminin basılacağını öğrenince kendisini nam için nasıl da ele verdiğinin güldürüsüdür. Kitapta ihale işleri, bürokrasi, açılış merasimleri bugün de birçok şeyin aynen devam ettiğini göstermektedir. Müteahhitlere ilişkin göndermeler “İnancına göre bir müteahhit en az bir başkomutan kadar acımasız, çelik kadar sıkı, taş kadar duygusuz olmalıydı. … Müteahhit demek insafsız demekti. Yalnız oğluyla karısını -bir de varsa metresini- bu yasanın dışında tutabilirdi.” (s.174) belki bugün de geçerliğini korumaktadır. Baraj işçilerinin tören esnasında kendi aralarında konuşmaları, kadınlara Anadolu erkeğinin bakışını yansıtmaktadır. “Dünyaya memur karısı gelmek varmış.” (s. 189), “Şehir yerinin avradına sopa çekemezsin, çünkü Kemal Paşa yasağıdır. … Fukara Adem Baba'mızın cennetten sürülüp çıkarılması avrat şerrindenmiş ve de avrada sopa çalmadığı yüzündenmiş...” (s. 215)
“Bahtsız herif, ömründe bir kez hovardalığa gider, o gece ay erken doğar.” (s. 227) cümlesi bir sonraki hikâye olan “Kondurma Siyaseti”nde geçse de, bir önceki hikâyenin nam mağduru Musa Çavuş kimliğini taşıyan Veli Geyik’in bahtsızlığını akla getirmektedir. “Kondurma Siyaseti”nde ise bir Kürt aşiretinin iskânı konu edilmektedir. Dersim’den Trakya’ya iskâna tabi tutulan bu aşiretin yolda başına gelenler, bürokrasinin işi yokuşa sürmeleri, insanları mağdur etmeleri, devletin bir lirasına önem verir gözükürken bin lirasını heba etmesi son derece üst bir mizahi dille ve tarzda anlatılmaktadır. “Hükümat işiydi bu, olurdu böyle şeyler... Bugün bakarsın, seni çıkarmış ipe vermiş, yarın bakarsın, esinti değişmiş, vezir dikmiş.” (s. 237). Hacı Hafız Hoca Zikrettin Efendi gibi “Okuması yazması var mıydı yok muydu bilinmezdi ama çevirdiği dolaplarda bunun gerekli olmadığı iyi bilinirdi.” (s. 252) devleti nasıl da soydukları, buna da işbilmez ya da iş yapmaz bürokratların sebep oldukları ironiyle anlatılır. Köylüler ise “Sen bizim rezil köylümüzü bilmez misin? Yıkmaya vardır ya, yapmaya hiç yoktur. Taşıyıp getirmede birini bulamazsın, çarpıp savuşmakta hastası sakatı yumulur.” (s. 268) şeklinde ifade edilir. Genel olarak öykü, kitabın ikinci kısmının en iyi hikâyesidir diyebilirim.
Yedinci öykü “Bir Kodoşluk Hikâyesi” Tahir’in masalsı bir üslubu denediği aldatma temalı bir metindir. “Aslında kötü karı, erkeğin el kiridir; yıkar, kurtulur! Yıkaması ya kesmek ya boşamak. Efe keyfi bilir.” (s. 277) derken aldatan kadınlara göndermeler vardır. Ancak çözüm “Karı kısmı tavuk gibidir, ardı güdülmez ve de çobana verilmez.” (s. 290)…şeklindedir. Son hikâye olan “Fermanlı Hoca” da insanların abartmayı, kendini yüceltmeyi ne kadar da sevdiğini gösteren mizahi bir anlatıdır. Fermanlı Hoca’nın hac dönüşü geldiği Ayasofya’da imam için söylediklerine kulak vermek lazım. “Ayasofya Başimamı, Kolay değil, İstanbul'un Ayasofya'sına Başimam olmuş... Kavuğuna kolların kavuşmaz. Sözgelimi, Kuran ortadan kalksa, yenisini meydana getirecek bilgiyi aklına biriktirmiş...” (s. 310). Ancak bazıları da hocalar için “Vay sakalına tükürdüğümün hocası vay! Sizin gibileri gazlayıp yakan sevaba girer!” (317) diyecektir. Ne diyelim her hoca Çorumlu değil ki, Fermanlı Hoca’nın güvendiği Yedisekiz Hacı Hasan Paşa gibi koruyup kollayacağını düşündüğü bir hemşerisi çıksın, ya da Sultan çağırınca yedi yüz yetmiş cilt kitap okuduğu “Miraç” sorulsun…
Bu bölümdeki öykülerde ilk öykülerdeki gibi insanı derinlemesine işleme söz konusu değilse de ironinin yer yer had safhada olduğu görülecektir. Aziz Nesin hikâyelerinde en azından benim gördüğüm, beğendiğim tarzı Kemal Tahir’de de gördüğümü, kendisini kurnaz sanan insanları, bürokrasinin zırvalıklarını çok iyi işlediğini ziyadesiyle söyleyebilirim.
Bu vesileyle daha çok yazma adına açmış olduğum bloğumu da paylaşmış olayım. Yorum ve katkılarınız için şimdiden teşekkürler…
tahirsamimmbey.blogspot.com
Göl İnsanlarıKemal Tahir · İthaki Yayınları · 2020548 okunma