Mahmut Çayır, Kör Baykuş'u inceledi.
02 Şub 12:16 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Sadık Hidayet… Dünyaya hapsolmuş bir ruh… Yaşamaya, mahkum bir can… Psikoloji bozmak için yazan bir zeka… Güçlü bir kalem…

Henüz dördüncü satırda karşılaştığım “inanılmaz acıların nadir görülen olaylardan sayılacağı kanısı yaygındır” (Ayrıntı yayınları / çeviri; Mehmet Kanar) sözü ile kısa süreli bir şok yaşadım. Kimi zaman, saatlerce anlatmaya çalıştığım bir durumun yarım cümleye sığdırılmış olması, şiirsel bir eser ile karşılaştığım izlenimi uyandırdı. Bu yüzden kitabı okurken ekstra özen gösterdim. Empati noksanlığından; Seninki de dert mi? Fazla büyütüyorsun. Abartma! Benim derdim daha büyük. Şımarıklık yapıyorsun, gibi sloganlarla başkalarının acısını küçümseyerek birbirlerine zulüm eden insanlara her daim hatırlatılması gereken bir sözdür bu. Özümsenmesi gereken, çok değerli bir söz.

Kör Baykuş ne anlatıyor? Kör Baykuş, Sadık Hidayet ile ilgili her şeyi anlatıyor. Ruhunun nasıl bir azap içinde olduğunu, neden ölüme özlem duyduğunu, neden intihar ettiğini hatta neden intihar edeceğini, 1937’de yazılmış olduğu halde, 1951’deki intiharını bile anlatıyor.

Eser yoğun olduğu için detaylı bir inceleme yapma ihtiyacı hissettim, uzun incelemelerden haz etmeyen biri olarak kendimle çelişeceğim ama konsepte uygun bir hareket içerisindeyim, zira eseri tek kelime ile özetlemeye kalksam kullanacağım kelime; ÇELİŞKİ olur.

İlk bölümde anlatılan bir sahne var. “Bir de baktım ki odamın arkasındaki arsada, kamburu çıkmış bir ihtiyar, bir selvinin altında oturuyor. Bir genç kız, hayır, göklerden inmiş bir melek, karşısında eğilmiş, sağ eliyle ihtiyara mor nilüfer takdim ediyor.” (sayfa 19)

Bu sahnenin sorgulanması gerekiyor. Çünkü içinde büyük bir alegori gizli.
Neden selvi ağacı? Neden nilüfer? Neden yaşlı adam? Neden sağ el? Bu soruların bir kısmının cevabına ulaşabildim ve o bilgiler ışığında, karartıda kalan cevapları tahmin etmeye çalıştım.
Kitap nerde kaleme alınmış? Hindistan’da. Bir paragraf sonrasında kız için “Hint mabetlerinde raks eden kızlarda bu düzgün hareketler olabilirdi ancak.” (sf 20) denilerek bir ipucu da verilmiş. O halde bakılması gereken yer Hindistan’da. Peki Hindu geleneklerinde nilüferin anlamı nedir? Sonsuzluk ve maneviyat. Demek ki melek yaşlı adama sonsuzluk ve maneviyat takdim ediyor.
Neden selvi ağacı? “Ölüm ile ilişkilendirilen ve mezarlıklara dikilen selvi ağacı, ebedi kederi ifade ettiğine inanılarak kutsal sayılır.” yazıyor 10 kutsal ağaç adlı bir kaynakta. Ebedi keder, sanırım Sadık Hidayet’i tanıyanlar, hayatı boyunca nasıl bir keder ile boğuştuğundan haberdardır. Selvi ağacının dibi, mezarlığı işaret ediyor olmalı.
Bu melek neden sadece yaşlı adam ile ilgileniyor? Yaşlılık denince ilk akla gelen ‘ölüm’ dür.
Bu sahneyi ilk kez ne zaman görüyor? Ailesinden miras kalan şaraba dokunmak üzereyken. Daha sonra o şarabın zehirli olduğunu ve yazarın o şarabı içerek huzura ereceğini dile getirdiğini görüyoruz. “Erguvani şarap, ebedi huzur bağışlayan ölüm iksiri. (sf 53) Ebediyet ve huzur. Tıpkı o meleğin yaşlı adama uzattığı nilüfer gibi.

Yapbozu birleştirince sahne, ölümün canlandırıldığı bir mizansen olarak çıkar karşımıza. Çok hoş bir alegori.

Etkisinden kurtulamadığı, her an yad ettiği bu sahne ve ölüm için söylediklerine de bir göz atalım.
“Orayı bulsam, o selvi ağacının altına oturabilsem hayatımda huzura kavuşacaktım kuşkusuz.” (sf 24)
“Ölüm!... Ölüm!... Nerdesin? Yatıştırıyordu bu söz beni.” (sf 68)
“o kadar keyif vericiydi ki, keyfi ölümden bile fazlaydı.” (sf 72)
“Sadece ölüm yalan söylemez! Ölüm geldi mi, bütün kuruntuları yok eder. Biz ölümün çocuğuyuz. Dünyanın aldatmacalarından bizi ölüm kurtarır.” (sf 83)

Yazar ölüme olan aşkını melek görünümlü kız ile kişileştirerek ilk bölümün sonuna kadar taşımış. İlk bölüm tamamen başarısız intiharına ithaf edilmiş. Çok arzuladığı ölüme kavuştum derken kaybetmesi gibi o melek kıza da tam kavuşmuşken kaybediyor.

Diğer kısımlar ise tam olarak Sadık Hidayet’in beyin kıvrımlarına, zihnine, ruhuna, dünya görüşüne, yaşamına, ölümüne dokunabilmemiz için var. Yazarın nasıl bir varoluş acısı çektiğini çıplak gözle rahatlıkla görebiliyoruz. Çelişki kitabın tamamına hükmetmiş durumda. Asla yapmam dediği şeyleri birkaç sayfa önce yapmış olarak ya da birkaç sayfa sonra yaparken buluyoruz yazarı. Biraz önce dokunmaya kıyamadığı meleği, biraz sonra parçalara ayırıp bavula koyarken, nefret ettiği karısını biraz sonra severken sonra tekrar nefret ederken… Tutarlı olan tek taraf meleğe olan, yani ölüme olan aşkı. Bu, kitap boyunca değişmiyor, yazarın ömrü boyunca değişmediği gibi.

Şizofrenik ruh halini “Bütün bu kılıklar bende vardı da hiçbiri benim değildi.” (sf 93) “Ivır zıvır satan ihtiyar, şırfıntı karım, hepsi benim gölgelerimdi; aralarında hapsolduğum gölgeler.” (sf 99) bu sözlerle anlatmış. Karakterlerin hepsi meğerse yazarın içindeymiş.

Kitabın son kısmındaki bir yazı da dikkatimi çekti. “”Karşımdaki mangalda kor ateş soğuk küle dönüşmüştü; bir üfleyişlik küle. Düşüncelerimin de bir avuç kor ateş gibi küle döndüğünü, bir üflemelik canı olduğunu hissettim.” (sf 103) Aslında anlam çıkarmak pek mümkün değil gibi, ancak geçtiği yer çok dikkat çekici. Kitabın sonunda geçiyor.

Bir de “Bedende kan dolaşımı dursa, bir gün bir gece geçtikten sonra bir süre daha saçlar, tırnaklar uzar. Acaba kalp durduktan sonra duygular, düşünceler yok mu oluyor?” (sf 81) demiş.

Ölümünü anlatan 25 yıllık arkadaşı Bozorg Alevi; “ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu.”

Kitabın sonundaki kısım ile Bozorg Alevi’nin bu söylemi arasında sıkı bir bağ olduğunu düşünüyorum. Kitabın sonunda külden bahsediyor ve intihar etmeden hemen önce müsveddelerini yakıp küllerin yanına uzanmış ölümü beklerken. O yaktığı müsveddelerinde ne yazıyordu acaba? Onları yakmasının sebebi 81. Sayfada belirttiği korku muydu? Ölünce düşüncelerinin yok olacağı korkusu. Bir insan intihar ederken neden iki dirhem bir çekirdek olur? Bir bakışına vurulduğu meleğin, ölümün, karşısına çıkarken üstüne başına dikkat etmesi gerektiğini düşünmüş demek ki. Ölüme gidiyorsun cebindeki paranın ne işi var? Sevgilinle akşam yemeğine çıkacaksın sanırım! Kitabı yazarken 14 yıl sonra yapacaklarını açık seçik anlatmış. (kitap 1937’de yazılmış, yazar 1951’de intihar ederek yaşamına son vermiş.)

Bir çelişkiden daha bahsedip incelemeye nokta koyayım. “Amacım vasiyetname yazmak mı? Asla!” (sayfa 45)

Bu kitap tam olarak Sadık Hidayet’in vasiyetidir. En büyük korkularından biri olan “anlaşılamamak” kaygısı ile yazılmış bir eserdir. Yazarın vasiyeti, onu anlamamızdır.

Kitabın insanı dibe çeken bir tarafı var. Psikolojisine güvenmeyenlerin okumaması gerek. Çok yoğun ve ağır bir kitap, her bünyenin kaldırabileceği türden değil. Yazarın karanlığını resmettiği satırlar okunurken zihniniz hatta ruhunuz kırçıllaşabilir. Ruhuna işkence etmek isteyenlerin ya da bir intiharı anlamaya gönüllü olanların mutlaka okuması gereken bir eser. İntihar eğilimi olanlar ise mümkünse kitap ile aynı ortamda bile bulunmasın. Okumadan önce yazar hakkında küçük çaplı da olsa bir araştırma yapılması, kitabı anlayabilmek adına önemli bir atılım olur.