Korkut Tuna kitabında şehirlerin doğuşu, yayılışı ve ilerleyen süreçte modern şehirlerin
yeni biçimleri, sorunları üzerinde durmuştur. Onun için şehir, bir toplumu anlama biçimidir.
Şehir olgusuna Doğu-Batı yaklaşımında bulunmuş, Batılı sosyologların şehirleşmeyi Sanayi Devrimi ile Batı’da başlatmalarına karşılık yerli bir bakış açısı takınmıştır. Tuna, şehri kır ve köyün ötesinde yeni bir örgütlenme birimi olarak ele almaktadır. Şehir, iktisadi
örgütlenmelerin yoğunluk kazandığı bir yerdir. Bu yüzden ticaret ve sanayi ile tanımlanmaktadır. Şehir, kırdan/köyden kendisini koparmıştır fakat mevcut şehir
örgütlenmelerinin yerini daha ileri bir örgütlenme almamıştır. Şehir, iktidarın merkezidir, otorite barındırır. Bu yüzden şehirlerin tarih boyunca sürekli nüfusu artmış ve günümüzde toplumların artık kentsel toplumlar olduğu tespit edilmiştir. Batılı sosyologlar öncelikli olarak kendi toplumlarının kentlilik durumunu ele almış ve üstünlüklerini dile getirmişlerdir. Bu anlamda Weber, gerçek kentsel toplumun Batı’da olduğunu gerekçeleriyle açıklamıştır. Batı toplumunun özgünlüğüne dikkat çekmiştir. Jones de bu özgünlüğe vurgu yapar fakat Henri Lefebrure ise buna karşıt bir fikir geliştirerek şehir olgusunun sanayi ile birlikte başlamadığını, daha önceden şehirlerin bulunduğunu dolayısıyla Batı’ya özgü olmadığını söyler. Diğer bir sosyolog Simmer ise Chicago Okulu üzerindeki etkisiyle dikkat
çekmektedir. Simmel, metropolün insan davranışları üzerindeki etkisini araştırır. Aşırı nüfus artışı gibi problemler sosyologların bu okul çevresinde toplanmasına neden olacaktır.
Toynbee’nin de ifade ettiği gibi artık ‘mekanize şehirler korkunç derecede gürültülü, pis ve
ruhsuzdur.’ Artan bu problemler neticesinde kentsel planlama gerekli görülmüştür.
Tarihte ilk şehirler Doğu’da, Mezopotamya ve Nil çevresinde ortaya çıkmıştır. Tarımın
devamı için köyler arası çatışma engellenmeli ve verimde artış sağlanmalıydı. Dolayısıyla
Doğu’da şehirler tarım alanlarında yükselmekteydi. Burada Doğu ve Batı karşılaştırılacak olursa Batı’nın feodalitesi içine kapanıklığı ile şehirleşmeyi başka dünyalara yayamamıştır bu sorun daha sonra burjuvazinin devreye girmesiyle çözülmeye çalışılacaktır. İlk şehirlerin Doğu’da ortaya çıkmasını sağlayan etkenler arasında insan başarılarını açıkça
göre bilmekteyiz. Fakat bu başarılar daha sonra yeterli bulunmayacak ve köy yeni bir
örgütlenmeye doğru yol alacaktır. Yeni merkezileşme ve örgütlenmeye duyulan ihtiyaç köy dışında yeni merkezlerin kurulmasına neden olacaktır. Böylece tarihin ilk şehirleri görülmeye
başlanacaktır. Şehrin merkezini Zigguratlar temsil etmeye başlar. Din böylelikle toplumsal örgütlenmede söz sahibi olmaya başlar. Zamanla hammadde ihtiyacı ortaya çıkmış ve bunu diğer toplumlardan karşılama yoluna giderek ticaretin gerekliliği ortaya çıkmıştır. Zamanla Anadolu ve Akdeniz civarında yeni şehir bölgeleri oluşmaya başlamıştır. Bu gelişmeler çok geçmeden diğer toplumları da etkiler. Toplumların karşılaşmalarına İskender’in fetihleri de katkı sağlamış, Helen Doğu’ya doğru yayılmaya başlamıştır. Helenistlik kısa ömürlü olmuş, yerini Roma’ya bırakmıştır. Roma çok farklı toplumları bir arada bulundurmuş çok geniş bir bölgenin başkenti olmuştur. Roma’dan sonra oluşan Batı şehri ise bütün bunların ve özellikle Orta Çağ’ın tecrübesine dayanarak oluşmuştur. Orta Çağ Batı’da içe kapanma dönemidir. Feodalleşen, kırlaşan bir dönemdir. Bu dönemi ise Doğu ile ticaret yaparak aştılar. Ticaret ve sanayisini geliştiren Batı, yeni şehirleşmelere yelken açar. Son olarak Osmanlı-Türk şehrini incelemek gerekirse, Osmanlı şehri ile İslam şehri birbirlerine benzemektedir. Osmanlı şehri denilince akla Anadolu gelmelidir fakat burayla sınırlı değildir. Osmanlı şehir tecrübesini Selçuklulardan almıştır. Askeri ve iktisadi şehirleşme görmek mümkündür.
Sonuç olarak Tuna, kitabında özellikle şehirlerin, doğuşuna eğilmekte ve sorunlara çözüm
aramaktadır. Şehir, toplumuyla bir bütündür ayrı olarak değerlendirilmemelidir. Şehre tarihsel
bir bakış yapılmış, önemi ortaya konmuştur.