·1874 syf.··Beğendi
···Okunma: 19 Ağustos 2021 05:29 Finallerin bitmesi ve yaz mevsiminin beraberinde getirdiği tembellik duygusuyla en uzun sürede bitirdiğim roman oldu, Savaş ve Barış.
Sayfa sayısına rağmen, Sefiller'in akıcılığını bulacağımı umarak başlamıştım romana ancak Tolstoy'un usta karakter yazıcılığını da işin içine katınca, okuma süremin uzaması kulağa gayet adil geliyor. Kitabın ağır ilerlediği doğru. Karakter sayısı 400'den fazla, ve çoğu yaygın Rus isimleriyle adlandırıldığından okuyucu olarak bazı yerlerde kaybolmuş hissettim. Ancak asıl kahramanlara ve olaylara odaklandığımızda Savaş ve Barış'ın Rus edebiyatının baş tacı olduğunu kabul etmeliyiz.
Bu kadar uzun bir romanı okurken çoğu zaman kopukluk hissetmeniz gerekirken, Tolstoy özenle kurguladığı olay örgüsünden şaşmadan yoluna devam ediyor. Tartışmasız, klasiklerin içerisinde okuyabileceğiniz en iyi tarihi kurgu. Kitabı bitirdiğinizde ister istemez 1812 Vatanseverlik Savaşı hakkında belli ölçüde bir bilgi birikimine sahip olmuş oluyorsunuz. Tolstoy romanında sadece savaşın gidişatını anlatmamış, savaş taktiklerine de yer vermiş. Tarihin önemli dönüm noktalarını, kendi yarattığı karakterlerin etrafında zekice bir kurgu ve usta bir dille sunmuş okuyucusuna.
Bunun yanı sıra, benim için okumayı keyifli hale getiren en önemli faktör baş karakterlerdi. Sevimli Nataşa'nın etrafında pervane olmuş bir düzine erkek karakterimiz var ve romanın büyük bir kısmı onların etrafında dönüyor. Piyer'i ne kadar sevsem, ve Nataşa'yı en çok onun hak ettiğini düşünsem de Andrey'in kalbimde farklı bir yeri olduğunu kabul etmeliyim. Nataşa'nın ikisi haricinde başka bir karakterle yazılmasına gerek olmadığını düşünüyorum doğrusu, zira kızımıza gözünün ucuyla bakma şansını yakalayan her erkek önünde diz çöküyor. (Anatol'un varlığından bahsetmek bile istemiyorum, iğrenç mahlukat.) Bazı yerlerde "Ne Nataşa'ymış be arkadaş" diye iç çektiğim doğrudur. Sürekli cıvıl cıvıl gezen, şarkı söyleyip dans etmeye bayılan bu kıza sempati duymamak elde değil ancak herkesin eninde sonunda aşık olması bir süre sonra okuyucuyu usandırıyor. Belki de bu sebepten, ilginçtir ki Nataşa ve Andrey'den çok, kardeşleri Nikolay ve Mariya'yı sevdim. İkisinin romanın sonuna yakın birbirlerini bulup aşık olmaları benim açımdan oldukça tatmin ediciydi.
Kitapta kafama kazınmış çok hoş birkaç bölüm var. Öyle ki, onları sanki kendim yaşadığım birer anıymış gibi anımsıyorum. Andrey'in savaş alanında sırtüstü uzanırken gökyüzüne bakıp onu ilk defa görüyormuş gibi şaşkınlık ve hayranlıkla izlemesi, Nataşa'yı ilk gördüğünde onun kocaman gülümsemesine neden olan şeyi merak etmesi ve ona ilgiyle yaklaşması, Nikolay'ın Mariya'ya ilk görüşte duyduğu bağlılık hissi ve korumacı tavrı, Rostovlar'ın sıcacık evleri, hepsi o kadar güzel betimlenilmiş ki.
Akademik anlamda, hocalarımla beraber incelemek için sabırsızlandığım, Rus edebiyatının benim için en önemli romanı olduğunu söyleyebileceğim bir başyapıt.
Kendisini iyi bir okur olarak nitelendiren her insanın hayatında bir kez okuması gerektiğini düşünüyorum.
Ha bir de, her ne kadar karakter isimleri Rusça telaffuzlarından oldukça farklı olsa da, ve cast fiziksel açıdan romandaki tiplemelere pek uymuyor olsa da, BBC'nin çok başarılı bulduğum 2016 tarihli, İngiliz yapımı bir mini dizisi var. Kitabı okuduktan sonra bir göz atın derim.