Ah ne çok seviyorum Zweig okumayı! En sıradan olaylar, kişiler bile onun kaleminde adeta büyülü bir hale bürünüyorlar! Bu kitapta da iki Zweig öyküsü bizleri alıyor ve bir hikayenin orta yerine bırakıyor.
İlk öyküde kahramanızmızla veraber Paris'e adım atıyoruz. Büyük şehir kalabalığı.. Her yerden akın akın insanlar geçiyor. Kahramanımız gününü nasıl geçireceğine henüz karar verememişken, kalabalığın içinde biri hareketleriyle diğerlerinin arasından sıyrılıyor. Buradan sonra hikaye hareketlenmeye başlıyor. Yankesicilik yaptığı anlaşılan adama karşı içinde büyük bir merak uyanan kahramanımız, gününün kalanını onun peşinde geçirir. Adeta onun ruhuna bürünür, icra ettiği "zanaat"ın inceliklerini gözlemler. Zweig öye bir anlatmış ki, insan okurken hakikaten beklenmedik bir sempati duyuyor yankesiciye karşı.
İkinci öyküsü olan Prater'de İlkbahar öyküsünde ise, bu sefer bir kadın kahramanımız başrolde. Zweig'in yarattığı kadın kahramanları oldum bittim çok başarılı bulmuşumdur. Bir erkek olarak bir kadının ruh haline çok güzel bürünebildiğini düşünüyorum. Bu öyküde de aynı şekilde, kadın karakterin aklından ve ruhundan geçenleri yansıtmakta çok başarılı. Kahramanımız doğuştan olmasa da sonradan yaptığı seçimler ile refah bir hayat sürerken, bir gün gösterişsiz, sıradan bir elbise ile topluma karışır. Kendisini hiç beklemediği bir aşkın, maceranın içinde bulan genç kızın o bir gün boyunca yaşadığı maceralarda ve hissettiklerinde biz de ona eşlik ederiz.
Çok keyif alarak, Zweig'ın tasvir yeteneğine yine, yeniden hayran olarak okuduğum bir kitap oldu!