1000Kitap Logosu
CEP TELEFONU Eski cemaatlerde aynı yerde yaşayan insanlar arasındaki iletişim yüz yüze ilişkiler temelinde gerçekleşirdi. Sabit telefonun icadı –sözlü iletişim açısından– insanların birbirine yakın yerde bulunmasını bir zorunluluk olmaktan çıkararak birbirlerinden uzakta bulunan insanlar arasındaki iletişimi mümkün kıldı. Modern kapitalizm sözün, haberin, bilginin, paranın, insanların, metaların yerler arasındaki transferini hızlandırmıştı. Ulaşımın ve iletişimin hızlandığı bu süreç insanların gündelik hayatlarıyla iç içe geçmiş köy meydanı benzeri yerlerin gerilemesini, kentlerdeki bulvarlar, tren garları, büyük mağazalar, büyük meydanlar, fabrikalar gibi –yerin sıcaklığından kopmuş, “soğuk ve soyut”– mekânların hızla gelişmesini beraberinde getirdi. Modern toplumun sabit telefonundan –özellikle işyeri telefonundan– duyulan ses yüz yüze ilişkideki ses kadar sahici değildi! İşin evden (yerden) kopup fabrikaya (mekâna) transferiyle birlikte mekânın resmiyeti sesin doğallığını, içtenliğini kaybetmesini beraberinde getirmişti. Tüm bunlara karşın –postmodern toplumdaki cep telefonuyla kıyaslandığında– modernliğin sabit telefonundaki ses –sınırlı da olsa– hâlâ bir hakikat payına sahipti; çünkü sabit telefon vasıtasıyla gerçekleşen iletişim sabit yerlere/mekânlara bağımlı olan, insanların ev ya da iş yeri gibi sabit yerlerde/mekânlarda bulunmasını zorunlu kılan bir iletişimdi. Sabit telefondaki konuşma sırasında kişilerin o an içlerinde bulundukları yerle/mekânla “özdeşleşmiş” olan kişilikleri onları birbirlerinin nezdinde daha “sahici kılıyordu”. Yerler/mekânlar arasındaki mesafenin duyumsanışı da sahicilik payının oluşmasına katkıda bulunmaktaydı; modern toplumda birçok kişi –teknik olarak gerek olmadığı halde– telefonda bağırarak konuşurdu. Modernliğin yüz yüze ilişkilere darbe indiren sabit telefonu hâlâ toprağa, kabloya bağlıydı. Modernlik hâlâ kendini yere bağımlılıktan kurtaramamış, kendine kablosuz, soyut bir uzam kuramamıştı! Sabit telefonda aramalar doğrudan kişiden kişiye değil, yerden yere yapılırdı. İşyerine yapılan aramalarda, aranan kişiye çoğu zaman sekreter ya da santral kanalıyla ulaşılır, eğer aranan kişi orada yoksa not bırakılırdı. Okul, hastane, hapishane, kışla, fabrika, ıslah evi vb mekânlardaki kişilere yapılan aramalar kurum yöneticilerinin denetiminden geçerdi. Hans Geser “Towards a Sociological Theory of the Mobile Phone” adlı yazısında (2004) sabit telefonların hem bürokratik organizasyonlarda hem de yatakhaneler gibi daha az resmi mekânlarda ya da geleneksel aile yapılarının sürdüğü evlerde varolan kişiselleşmemiş, kolektif iletişim yapılarını desteklediğini söyleyecekti. Sabit telefonlar esas olarak sabit yerlere dayalı sistemler bazında yapılanmış bir topluma denk düşmekteydi. Öte yandan modern toplumda kişinin sabit telefonda konuşurken sergilediği az sayıdaki rol, içinde bulunulan yerin/mekânın yapısı tarafından belirlenmekteydi. İşte yönetici kimliğiyle telefonda konuşan erkek akşam evindeki telefonundan baba kimliğiyle konuşmaktaydı. Anna Truch ve Michael Hulme’ın “Exploring the Implications for Social Identity of the New Sociology of the Mobile Phone” adlı yazılarında (2004) belirttikleri gibi birey, bir sonraki rol devralınana kadar tek bir rolle özdeşleşmek eğilimi göstermekteydi. Kamusal mekânlarda genellikle tek bir kimlik açığa vurulurdu. Sergilenen roller ve iletişim tarzı bireyin fiziksel mekân içindeki konumu tarafından belirlenirdi. Postmodern toplumda sadece ulaşımın, taşımanın değil iletişimin de hızı arttı. Havaalanları, oteller, alışveriş merkezleri, ATM’ler, otobanlar, eğlence merkezleri vb transit mekânların, “yer olmayanların” alanı yerlerin aleyhine güçlendi. ABD’de İlk mobil telefonlar araç telefonları biçiminde 1946’da ortaya çıktı. 1976’da ABD’de mobil telefona sahip kişi sayısı kırk dört bindi. 1983’te –günümüzde de kullanılmakta olan– baz istasyonlarına dayalı hücresel sistemin kurulmasından sonra hücresel telefon kullananların sayısı hızla artarak 1990’da beş milyona ulaştı. Başlarda mobil telefon orta ve üst sınıflardan gelen bir erkek elitin profesyonel amaçlarla kullandığı bir cihazdı. Cep telefonu kullanımı 1990’lı yıllarda toplumun birçok kesiminde yaygınlaştı. Ancak cep telefonlarının farklı fiyatlarla satılan farklı modellerinin farklı sınıflara hitap etmesinin yanı sıra bu telefonların tasarımı toplumsal olarak cinsiyetlendirilmişti; erkekleri hedefleyen reklamlar “sert tarz” kullanımı, gücü ve erkekliği öne çıkarmakta, kadınları hedefleyen reklamlar ise “yumuşak tarz” kullanıma, estetiğe, aileyle olan ilişkilere vurgu yapmaktaydı. 1990’lar toplumsal-iletişimsel-finansal yaşamın hareketliliğinin çok hızlı arttığı yıllardı. Anthony M. Townsend’in “Mobile Communications in the 21st Century” adlı yazısında (Wireless World’un içinde) dikkat çektiği gibi cep telefonunu onu destekleyen altyapıyla (baz istasyonları sistemiyle) ilişkisine gönderme yaparak tanımlayan hücresel (cellular) sözcüğü 1990’lı yıllarda yerini telefon cihazının taşınabilirliğini öne çıkaran mobil sözcüğüne bıraktı. Öte yandan 1990’lı yılların ortalarından itibaren yaygınlaşan ve sanal uzamı gerçek yerlerin aleyhine güçlendiren internete gösterilen ilgi cep telefonunu bir ölçüde gölgede bıraktı. 2000’li yıllardan önceki akademik çalışmalarda cep telefonuna ayrılan yer internete ayrılan yere oranla çok azdı. Manuel Castells 1996’da yayımlanan The Rise of the Network Society adlı kitabında cep telefonu üzerinde durmayacaktı. John Urry 2000’de yayımlanan Sociology Beyond Societies adlı kitabında sosyolojinin mobiliteyi, özellikle insanların mobilitesini ihmal ettiğini söyleyecekti. Fikirlerin, görüntülerin, paranın çeşitli mekânlar arasındaki akışı önemliydi. Sosyoloji küresel akışları incelemeliydi. Ancak Urry kitabında mobil telefona sadece birkaç cümlenin içinde değinecekti. 2000’li yıllarda dünyadaki cep telefonların sayısı televizyonların, bilgisayarların ve sabit telefonlarının sayısını geçecekti. Bazı ülkelerde cep telefonlarının sayısı o ülkelerin nüfuslarından daha fazlaydı. 2000’li yıllarda, renk, tasarım, melodi vb özellikler itibarıyla kişiselleştirilmeye açık olan cep telefonları dünyadaki en popüler mobil iletişim aracı haline gelecek, yüz milyonlarca genç her gün birbirlerine kısa mesaj gönderecek, çok sayıda kişi sabit telefonlarını iptal ettirecekti. Sabit telefonlardan farklı olarak cep telefonlarının en önemli özelliklerinden biri kişiyi yere/mekâna bağımlı olmaktan kurtarmasıydı. Öte yandan internet erişimli cep telefonlarıyla kişi hareket halindeyken küresel iletişim ağına bağlanabiliyordu. Cep telefonu kullanan birey artık kendini bir yere ait değil kendi iletişimsel ağına ait hissediyordu. Cep telefonuyla gerçekleşen etkileşim bir yerde değil uzamda, iletişimsel bir uzamda gerçekleşmekteydi. Cep telefonuyla konuşan kişinin davranışları onun varlığının fiziksel bir yer hissi olmadan tezahür edebildiğini akla getirmekteydi. Kişinin içinde bulunduğu yerle ilişkisini koparan cep telefonu farklı yerleri düzlüyor, onları soyut bir iletişimsel uzam içinde eritiyordu. İletişim adeta bedensizleşmiş bir sosyallik temelinde gerçekleşmekteydi. Manuel Castells, Mireia Fernández-Ardèvol, Jack Linchuan Qiu ve Araba Sey kablosuz iletişimin uzamı homojenleştirdiğini söyleyeceklerdi. Mobil iletişim sistemi –çeşitli zaman/uzam bağlamları içinde– farklı toplumsal pratiklerin birbirine karışmasını, yeniden şekillenmesini, bulanıklaşmasını mümkün kılmaktaydı. Uzamsal ve zamansal çerçeveler eski kesinliklerini yitirmekteydi. Öte yandan mobil kablosuz iletişimin hızla gelişmesi nedeniyle insanların kent içindeki fiziksel varlıkları, hacimleri daha uçucu bir niteliğe bürünmekte, bireyler iletişim kurulan noktalara dönüşmeye başlamaktaydı. İletişimin hızı ve hareketi kendi başına bir varlık kazanmış ve bu durum kentin “insansızlaşmasını” beraberinde getirmişti. Townsend “Life in the Real Time City: Mobile Telephones and Urban Metabolism” adlı yazısında[11] mobil telefonun, ille de fiziksel anlamda değil fakat hareketlilik ve verimlilik bağlamında kentin hacminde çarpıcı bir büyümeye yol açabileceğini söyleyecekti. Ortaya çıkabilecek olan şey yeni, muazzam bir fiziksel altyapı değil, daha ziyade kentsel faaliyetin yoğunlaşması, kentsel metabolizmanın hızlanmasıydı. Manuel Castells “Space of Flows, Space of Places: Materials for a Theory of Urbanism in the Information Age” adlı yazısında (Cybercities Reader’ın içinde) günümüzde elektronik olarak ayrı yerleri interaktif bir ağ içinde birbirine bağlayan akışlar uzamının yerlerin uzamı üzerinde egemenlik kurduğunu belirtecekti. Kent artık sadece fiziksel bir mekân değildi; teknoloji kenti işlevsel bir zorunluluk olmaktan çıkarmaktaydı. Kent artık akışlar uzamının egemen olduğu bir enformasyonel uzam haline gelmekteydi. Geç postmodern toplumda hızla gelişen mobil iletişim araçları, cep telefonu, modern toplumun yere bağlı olarak şekillenmiş kimliklerini sarstı. Modernlikte sabit telefonda konuşan kişinin kimliği o sırada içinde bulunduğu evle ya da işle özdeşleşmişti. Geç postmodern toplumda esnek çalışmanın yaygınlaşmasıyla birlikte ev ile iş arasındaki, çalışma zamanı ile serbest zamanlar arasındaki kesin sınırlar aşınmaya başladı. Kuruma (iş, aile) ait olan sabit telefondan değil kişiselleştirilmiş cep telefonundan konuşan kişinin içinde bulunduğu yerle ilişkisi zayıfladı, birey kendisini yersiz, kablosuz bir iletişimsel ağın bir parçası olarak hisseder oldu. Cep telefonunun sanal uzamı, içinde konuşma yapılan gerçek yerden daha önemli hale geldi. İçinde bulunulan yerin gerçekliğiyle, bağlamıyla uyuşmayabilen her an gelebilen aramalar yerin sınırlarını ihlâl etmeye başladı. Aranan kişi fiziksel olarak, içinde bulunduğu yerde olmasına karşın zihinsel ve kişiliksel olarak telefonun uzamına aitti. Truch ve Hulme’a göre kişi bir yerde bir rolü ifa ederken başka birinden başka bir bağlamdan gelen bir cep araması sonucu başka bir rol oynamak zorunda kalabiliyordu. Roller arasındaki sınırlar çok daha akışkan hale gelmişti. İnsanlar herkesin önünde cep telefonuyla konuşurken sahte yüzler takınmak durumunda kalıyordu ve bu durum bireyleri bölünmez bir bütün olarak gören ve onların kalıcı, tutarlı bir kimliğe sahip olması gerektiğini varsayan genel kanıyı hiçe saydığı için rahatsızlık verici olabiliyordu. Öte yandan geç postmodern toplumun esnek bireyi roller, kimlikler arasındaki geçişlerde, rol çatışmalarını yönetmekte ustalaşmaya başlamıştı. Mekânları birbirinden ayıran sınırların bulanıklaşması da kimlikleri sabitlikten kurtaran etkenlerden biriydi. Hulme ve Truch “The Role of Interspace in Sustaining Identity” adlı yazılarında (Thumb Culture’ın içinde) ev, iş ve sosyal yaşam alanları arasında yeni geçiş mekânlarının oluştuğunu öne süreceklerdi. Bu ara mekânlar daha formel, yerleşmiş alanların örtüşmesinden oluşmaktaydı ve birey bu ara mekânlarda, cep telefonu vasıtasıyla, çeşitli sosyal alanlara ait rollerden birini alıp diğerini bırakıyor, çok sayıda sosyal kimliği idare ediyordu. Modern toplumda hareket halinde olan kişiye erişilemezdi. Bireyin sabit telefonunun başında olmadığı, başkalarıyla iletişim halinde olmadığı süreler onun kendi yaşamı hakkında düşünmesi, kendini değerlendirmesi, dış dünyayla arasına gözlemsel bir mesafe koyması açısından bir vesile olabiliyordu. Bu iletişimsel boşluklar aynı zamanda bireyin kendisine ilişkin olarak bütünlüklü, tutarlı bir anlatı oluşturmasına imkân vermekteydi. Geç postmodern toplumda ise cep telefonuyla gerçekleşen sürekli iletişim bazı durumlarda zaman öldürmenin bir aracı haline gelmekteydi. Ama aynı zamanda insanlar hareket halindeyken, beklerken, arabada, trende, caddelerde, havaalanlarında sürekli cep telefonuyla konuşuyorlar, boş zamanlarını verimli bir şekilde kullanmak istiyorlardı. Michiel de Lange “Playful Identities and the Mobile Phone” adlı yazısında (2007) insanların vasıta ya da başka bir şeyi beklerken cep telefonuyla konuşarak zamanlarını optimum bir şekilde kullanmaya yöneldiklerini söyleyecekti. Boşta kalan anlar yekpare bir anlatı oluşturan olayların ve eylemlerin ara parçası değildi artık. Bundan böyle birey kendisi hakkında tek bir büyük anlatı oluşturup hayatını buna göre yaşamıyor, bir bütüne gevşek bir şekilde bağlı bir mikro anlatılar demetinin yazarlarından biri olarak beliriyor, çok sayıdaki farklı öyküye katkıda bulunuyordu. Kimlikler oyun grupları arasında dağılmıştı. Cep telefonu kullanıcıları verdikleri sözleri tekrar tekrar düzeltiyorlar, yeni ayarlamalar yapıyorlardı. Böylece sabit ve güvenilir bir karakter yapısı güç kaybediyor, muteber olma ve tutarlılık yerlerini esnekliğe ve adapte olabilirliğe bırakıyordu. Özerk, yekpare kişilik yerini sadece süregiden iletişimsel etkileşim içinde varolan mobil, bölüştürülmüş özneye bırakıyordu. Cep telefonuyla aramak ya da aranmak çoğu kez içinde bulunduğumuz fiziksel yer ve zamandan kasti bir kaçışın, o anki konumumuzu göreli hale getirmenin bir yolu olarak belirmekteydi. Modernliğin zamanı lineer bir zamandı. Gelecekteki randevuların, toplantıların tarihi ve saati çok önceden kesin bir biçimde belirlenir ve kolay kolay değişmezdi. Eskiden modernliğin kentlerini yöneten “saat dakikliği” postmodern toplumda yerini önemli ölçüde daha akışkan ve esnek olan network zamanına bıraktı. Doğrusallığın yerini eşzamanlılık aldı. İnsanlar cep telefonu sayesinde bulundukları yer neresi olursa olsun sürekli iletişim içinde olabildiklerinden katı bir ön koordinasyona olan ihtiyaç büyük ölçüde ortadan kalktı. Akışkan ve anlık bir buluşma- toplanma kültürü yaygınlaşmaya başladı. Bedenin bir uzantısına, vazgeçilmez bir parçasına dönüşen mobil telefon daha hareketli, daha spontane yaşam tarzlarını mümkün kıldı. Bireyler nereye giderlerse gitsinler bağlantılar ağını da yanlarında taşıyorlardı. Cep telefonu her an mümkün olduğunca çok opsiyonu açık tutmak isteyen postmodern bireyin vazgeçilmez aracıydı. Cep telefonu sayesinde iletişim ağına kesintisiz bir şekilde bağlı birey, kişisel ilişkilerini anlık olarak düzenleyebiliyor, sürekli olarak güncellenen haberleşmelere bağlı olarak çok sayıda mekâna takılabiliyordu. Devamlı bir hazır oluş hali içinde bulunan bireyler, sürekli hareket halinde, “her dem tedavülde olan” bir yaşam tarzını sürdürmekteydi. Cep telefonunu savunanlar bu cihazın “full time yakınlığa”, ilişkilerde canlılığa yol açtığını öne sürüyorlardı. Oysa cep telefonu makine sisteminin mantığını yansıtmaktaydı ve bu sistem bireyleri hızlandırılmış bir dilin çerçevesi içinde birbirlerine kısa mesajlar gönderen ve yüzeysel replikleri tekrarlayıp duran iletişimsel robotlara dönüştürmek istemekteydi. Egemen söylem tarafından fetişleştirilen cep telefonu bedenin ayrılmaz bir parçası haline getirilmiş bir tür protezdi ve birey adeta ten ve metalin birleştiği bir tür siborga dönüşmüştü. Cep telefonu bedeni iletişimsel bir makine sistemine bağlayarak onu sömürgeleştirmeye yönelmekteydi. James E. Katz ve Mark Aakhus kişisel iletişim teknolojilerinin makine ruhuyla (apparatgeist) bağlantılı olduğunu, teknolojinin farklı ulusal ve kültürel bağlamların varlığına rağmen bunlardan bağımsız, evrensel, standart özellikleri üstlendiğini söyleyeceklerdi. Sürekli temasın mantığı katışıksız iletişim arzusu tarafından beslenmekteydi. Egemen söylem cep telefonlarının bireyin özgürlüğünü, bağımsızlığını artırdığını öne sürmekteydi. Ancak cep telefonu, kullanıcısını tüketim ve kontrol kültürünün içine yerleştirmekteydi. Cep telefonu kullanıcısının gerçekleştirdiği işlemlere ait bilgiler şirketler tarafından ele geçirilip tüketici davranışlarını öngörmek ve değiştirmek için kullanılmaktaydı. Robert Luke “The Phoneur: Mobile Commerce and the Digital Pedagogies of the Wireless Web” adlı yazısında (Communities of Difference’ın içinde) postmodern aylak (flaneur) olan mobil telefon kullanıcısının şirket avcıları tarafından izlendiğini, bu avcıların onun tüketim alışkanlıklarına ait verileri ele geçirip onun sosyal ilişkilerini arzu ve meta akışları içine yerleştirdiklerini söyleyecekti. GPS donanımlı cep telefonları kullanıcısının hareketleri enformasyonel kent vasıtasıyla takip edilmekte, böylece rızaya dayalı panoptik bir gözetim sistemi oluşmaktaydı. Cep telefonuna sahip kişi kendisine istediği mal ve hizmetleri sağlayacak mobil bir alışveriş merkezini de yanında taşımaktaydı. Cep telefonu kanalıyla ele geçirilen kişisel bilgiler network sermayesinin giderek daha çok ticarileşen ve kurumsallaşan uzamında satılmaktaydı. Cep telefonu kullanıcısının kimliği mobil sermaye hareketlerinin bir parçası olarak kurulmaktaydı. Bazen cep telefonu kullanıcılarından en çok sevdikleri film vb hakkında SMS vasıtasıyla oy vermeleri isteniyor ve bunun sosyal hayata demokratik bir katılımı temsil ettiği iddia ediliyordu. Oysa bu tür oylamalar tüketimin gelişmesine hizmet etmekteydi. Cep telefonları insanların kısa bir süre içinde örgütlenip bir araya gelmesine imkân sağlıyordu. Küreselleşme karşıtı gösterilerde, devlet başkanlarına karşı örgütlenen muhalif gösterilerde cep telefonlarının önemli bir rolü vardı. Ancak son tahlilde cep telefonu ağı polisin denetimi altındaydı ve batıda antiterör yasalarıyla yetkileri artırılan polis çok sayıda muhalifi cep telefonlarından izliyor, operasyonlar düzenliyordu. Öte yandan görünüşte cep telefonları profesyonel-kurumsal haberciliği-gazeteciliği zayıflatarak sıradan yurttaşların oluşturduğu bir medyaya olanak sağlamaktaydı. Kameralı ve internet erişimli cep telefonları kullanıcıları şahit oldukları, yaşadıkları olayları görüntülü olarak kaydediyor ve isterlerse bunları anında internette, you tube’da yayınlatıyordu. Ancak yayınlanmak istenen görüntülerin kurumların denetiminden geçmesi bir yana ses-metin-görüntü-haber-itiraf patlaması postmodern kapitalizmin karakteristiklerinden biriydi. Cep telefonlarına ilişkin diğer bir iddia bunların toplumdaki bireyler arasında tam, mükemmel bir iletişimi mümkün kılmasıydı. Bu görüşün sığ bir piyasa yaklaşımını temsil ettiğini söyleyen Myerson, Heidegger’in ve Habermas’ın düşüncesinde iletişimsel bir ütopyanın izlerini arayacaktı. Myerson’a göre mobil telefon ağında her biri kendi amacı peşinde koşan milyonlarca atomize birey network’ün gücü vasıtasıyla birbirleriyle yüzeysel bağlantılar kuruyorlardı. Oysa asıl önemli olan şey tarafların birbirleriyle derin bir ilişki kurmak için çaba gösterdiği aceleye getirilmemiş, açık bir muhabbetti. Mobil telefonun işleyişi anlamın yerine mesajı, vukufun yerine enformasyonu geçirerek yaşanan dünyayı sistematikleştiriyordu. Cep telefonu bağımsız, farklı bireylerin yönetme gücünü öne çıkarıyor görünmesine karşın tek başlarına isteklerinin peşinde koşan sayısız –ancak sayılı– kişi farkında olmadan devasa bir sistemin içinde kapana kısılıyordu.
Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.