Hz. Muhammed bir sabah erken mirac'a gidiyordu. Ansızın yoluna bir arslan çıktı . Aslan üzerine gelerek kükremeye başladı. Hz. Muhammed ne yapacağını şaşırdı. Birden bir ses duydu:
- Ey Muhammed yüzüğünü aslanın ağzına ver! Muhammed söyleneni yaptı. Yüzüğünü aslanın ağzına attı. Aslan nişanı alınca sakinleşti. Muhammed yoluna devam etti. Göğün en yüksek katına erişti. Orda dostuna Allah'a kavuştu. Onunla doksan bin söz konuştu. Bunun otuz bini şeriat üzerine idi. İnsanlara indi. Kalan altmış bini ise Alı'de dir dedi sonra sırroldu.
Cennette Hz. Muhammed'e bal, süt ve elmadan oluşan bir yemek geldi. Bunlar özellikle seçilmiş yiyeceklerdi. İnsan için sütün yüz yararı, balın ise dokuzyüz yararı vardı. Elma da katılınca bu üç yiyeceğin bin bir yararı bulunuyordu. Balın peteği insanın mayası, sütün memesi ana rahmi, elmanın kabuğu derisi sayılırdı. Tanrı süte sevgiyi, bala aşkı, elmaya dostluğu bağışladı. Üçünü de cennet ürünü olarak insanlara yolladı.
Muhammed Miraç'tan dönerken şehirde bir kubbe gördü. Bu kubbe ilgisini çekti. Yürüyüp onun kapısına vardı. İçeride birileri sohbet ediyordu. Hz. Muhammed içeri girmek için kapıyı vurdu. İçerden bir ses geldi:
- Kimsin, ne için geldin? diye sordu.
Hz. Muhammed:
- Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Erenlerin güzel yüzlerini göreyim, diye karşılık verdi. İçerden:
- Bizim aramıza peygamber sığmaz. Var peygamberliğini ümmetine yap, dediler. Bunun üzerine Muhammed kapıdan çekildi. Tam gideceği sırada Tanrı'dan bir ses
geldi.:
- Ey Muhammed o kapıya vur, buyurdu.
Tanrı'nın buyruğu üzerine Muhammed yeniden o kapıya varıp kapıyı çaldı. İçerden:
- Kim o?, diye sordular. Hz. Muhammed:
- Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Mübarek yüzlerinizi göreyim, dedi. İçerden:
- Bizim aramıza peygamber sığmaz. Ayrıca bize peygamber gerekli değil, dediler.
Tanrı'nın elçisi bu sözler üzerine geri döndü. Oradan uzaklaşacağı sırada Tanrı yeni- den buyurdu:
- Ey Muhammed, geri dön. Nereye gidiyorsun? Var o kapıyı arala, buyurdu.
Tanrı'nın elçisi yine o kapıya vardı. Kapıya vurdu. İçerden:
- Kimsin?, diye ses geldiğinde:
- Yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum. Sizi görmeye geldim. İçeri girmeme izin var mı? diye sordu. Yeniden geri döndüğünü bildirmedi.
O anda kapı açıldı içerdekiler:
- Merhaba hoş gelip uğurlar getirdin gelişin kutlu olsun ey kapılar açan!, diye karşılayarak içeri çağırdılar.
O mecliste Kırklar oturmuş sohbet ediyorlardı
Hazreti Muhammed:
- Kutsal kapı hayırlar kapısı açıldı. Bismillahirrahmanirrahim diyerek önce sağ ayağını atıp o kapıdan içeri girdi.
İçerde otuzdokuz inanmış can oturuyordu. Muhammed bakınca bunların yirmiikisinin er, on dokuzunun bacı olduğunu gördü.
- Muhammed peygamber geldi, diye gaipten bir ses geldi. Muhammed'in içeri girmesi için inananlar ayağa kalktılar. Hepsi ona yer gösterdiler. Hz. Ali de o mecliste idi. Hz. Muhammed, Hz. Ali'nin yanına oturdu. Ama onun Hz. Ali olduğunu anlayamadı. Hz. Muhammed'in aklından birtakım sorular geçti. "Bunlar kimler? Tümü aynı düzeydemi, Büyükleri hangisi?" diye düşündü. Soru sormayı gereksiz görüyordu. Ama dayanamadı sonunda:
- Sizler kimlersiniz? Size kimler derler?, diye sorup.
İçerdekiler:
- Biz Kırklarız, diye karşılık verdiler.
Hz. Muhammed:
- Peki sizin ulunuz kim, küçüğünüz kim? Ben anlayamadım, dedi. Kırklar:
- Bizim ulumuz da uludur. küçüğümüz de uludur. Bizim kırkımız birdir, birimiz kırktır, diye karşılık verdiler.
Hz. Muhammed:
- Ama biriniz eksik, o biriniz ne oldu? diye sordu.
Kırklar:
- O, birimiz Selman'dır. Taşraya çıktı. Pars'a gitti. Ama niçin sordun? Selman da hurda. Onu aramızda say, dediler.
Hz. Muhammed Kırklardan bunu göstermelerini istedi. O zaman Hz. Ali kutsal ko- lunu uzattı. Kırklardan biri ''destur" diyerek Hz. Ali'nin koluna bıçak vurdu. Hz. Ali'nin kolundan kan akmaya başladı. Bu sırada tüm Kırkların bi1eğinden kan akıyordu. O anda pencereden bir damla kan girip ortaya damladı. Bu kan taşrada bulunan Selman'ın ka- nıydı. Sonra Kırklardan biri Hz. Ali'nin kolunu bağladı. Öbür Kırkların da tümünün kanı durdu.
O sırada Pars'tan Selman-ı Farisi'nin geldiğini gördüler. Selman bir üzüm tanesi ge- tirdi.Kırklar bu üzümü getirip Hz. Muhammed'in önüne koydular:
- Ey yoksulların hizmetkarı bir hizmet et de üzüm tanesini bize paylaştır, dediler.
Hz. Muhammed duruma baktı. 'Bunlar kırk kişi üzüm tanesi bir tane. Ben bu üzümü
nasıl böleyim?' diye düşünceye daldı. O anda Tanrı, Cebrail'e:
- Sevgilim (Muhammed) zorda kaldı. Tez yetiş cennetten bir tabak al, ilet. O üzümü
bu tabak içinde ezip şerbet eylesin, Kırklara verip içirsin, diye buyurdu.
Cebrail cennetten nurdan yapılmış bir tabak alıp Tanrı'nın elçisinin karşısına geldi.
Tanrı'nın selamını ileterek o tabağı Muhammed'in önüne koydu.
- Şerbet eyle, ey Muhammed, dedi.
O sırada Kırklar · Hz. Muhammed üzümü ne yapac-ak? ' diye seyrediyorlardı. Birden Hz. Muhammed'in önünde nurdan tabağın belirdiğini gördüler. Tabak güneş gibi ışık ve- riyordu. Uz. Muhammed tabağın içine bir damla su koydu. Sonra parmağı ile o üzüm ta- nesini nurdan tabak içinde ezip şerbet eyledi. Tabağı Kırkların önüne koydu. Kırklar o şerbetten içtiler. Tümü ilk yaratılıştaki gibi sarhoş oldular. Oturdukları yerden ayağa kalk- tılar. Bir kez "Ya Allah" diyerek el ele verdiler. Üryan büryan semaha girdiler. Muhammed de bunlarla birlikte semaha girdi. Kırkların semahı ilahi bir nur içinde sürdü. Semah ederken Hz. Muhammed'in başından mübarek imamesi düştü. İmame kırk parça oldu. Kırkların her biri bir parçasını aldı. O parçayı etek yapıp kuşandılar.
Hz. Muhammed bunlara pirlerini ve rehberlerini sordu. Kırklar:
~ Pirimiz, Şahımerdan Ali'dir, kuşkusuz, tartışmasız ve rehberimiz Cebrail
Aleyhisselamdır, dediler.
Bunun üzerine Hz. Muhammed, Hz. Ali'nin orada olduğunu anladı. Hz. Ali, Hz. Muhammed'in yanma doğru yürüdü. Hz. Muhammed, Hz. Ali'nin geldiğini görünce saygı
ve sevgi ile eğilerek yol açıp yer gösterdiler. Bu sırada Hz. Muhammed, Hz. Ali'nin parmağındaki aslanın yuttuğu nişan-ı mührünü gördü. (Buyruk, Haz•.Fuat Bozkurt S:7, Ist:1982)