Bu kitabı bitirdiğimde kendiliğinden bu bir "roman mı" diye bir soru belirdi. Roman olmanın alt sınırı nerede. Ne S. Demirtaş'ı ne de romanını eleştirmek değil amacım. Yalnız bu soru ortaya çıktı.
Elbette bir roman, ama Türkiye ya da "Brezilya" dizilerine malzeme olacak denli yüzeysel. Olayların gelişimi, karakterlerin tekboyutlu olması, iç dünyalarının çelişkilerden uzak oluşu, olayların, yerlerin neredeyse yapmacık olması...
Oysa temel düşünce gerçekten de ilgimi çekmişti... Yirmi yıl sonra bir babanın yeniden ortaya çıkması ve oğluyla karşılaşması veya hesaplaşması ilginç bir olgu....
Oysa romanda kendini saklayan bir babanın gizlice oğlunu daha önce sevdalandığı kadının kızıyla bir araya getirme çabasını anlatıyor! Baba da maşallah öyle zengin ki işi gücü bırakıp çocukları parmağında oynatıyor...
Çocuklar Caner ve Efsun ikisi de canlı, neşeli, çalışkan vs.
Anneler, hep iyi, kurban, yumuşak, yaratıcı, şiddete maruz kalan
Babalar, suskun, uzak ve şiddet uygulayan
Karakterler tekdüze.
Kitabın sonunda bu kitabı S. Demirtaş ve kızlarının ortak yazdıklarını okuyoruz.... Acemilik ve dizilerin etkisinin kaynağı burada olmalı...
Ama neyse fazla karıştırmaya "gerek yok"!