“ Kitap okuyanlar ölmeden önce binlerce hayat yaşar, hiç okumayanların ise sadece bir hayatı olur. “ George R.R. Martin
Serhat şehrinin kılıçsız kahramanı, yine can evinden vurmuşsunuz kitabınızda. Kaleminize mi sağlık, tuşlarınıza mı sağlık, bilemedim ama kalem daha hoş geliyor kulağa. Her zaman o kuşaktan feyz aldık yolları yolumuz, düşünceleri aydınlıklarımız oldu.
“ Hep gidene gurbet sanırdım gittiği yer. Oysa gurbet kalana gidenin bıraktığı yermiş.”
Savaş bitip de memleketi Ahıska’ya dönen eski mahkum köyünde kimseyi bulamamıştı. Hüzünle kederle dolaşıyordu doğduğu toprakları. Devriye gezen kızıl ordu askerleri durdurdular. “ Fazla ileriye gitmeden köyünü dolaşıp en kısa zamanda terk etmesini” söylediler.
“ Neden ?” diye sordu onlara “ Neden köyler bomboş? Ne oldu buralarda ? Sanki koskocaman bir bulut gelmiş, kara, zifiri kanatlarıyla Ahıska bölgesinin üzerine konmuş! Rus devriye askerleri sertçe çıkıştılar; “ Akşama kadar müsade dolaşabilirsin. Ancak Ardahan sınırına doğru gidersen hiç acımaz vururuz.”
Yüreğinde ve bedenin de taşıyamayacağı kadar acı vardı. Ata baba yurdunu tarumar, insanlarının hiç bir iz ya da haber bırakmadan toplu halde yok olmasının acısı. Gitmek gerekiyordu buradan ama nereye? Belki sık bir ormana. Hıçkırarak, bağıra bağıra ağladı. Sesinde öyle bir acı vardı ki taş yürekli askerlerin bile yüzü ekşidi.. Yürümeye başladı. Sadece yürüyecek ve yürüyecekti..
“ Bu coğrafyada yani Kafkasya’da Türkler kadar dürüst, temiz, namusuna onuruna düşkün insan yok. Tiflis’te sokağa çıktığımızda Kafkas Türkleri ne kadar batılı bir giyim tarzı ile dolaşsalar da onları yürüşlerinden tanırız. Onlar, kalabalık bir yaya kaldırımda, gözlerini herkesin başının üstünden sonsuzluğa diker gururla yürürlerdi” ( Tiflis’te ki İngiliz Elçisi)
Zeynep’in hayalinde 1944’ün o kara kasım günü canlandı. Hayvanlar gibi tahta vagonlara tıkılmışlardı. Tekerlekler takırdadıkça, tahta vagon tahtaları da çıtırdıyordu. Şurada burada ölülerini atarak, haftalarca yol almışlardı. Gözlerini kapattı, başını sağa sola salladı, hayallerin gözünün önünden gitmesi çok zordu. Bundan sonra ne, ne kadar yaşasa da o uğursuz salı gününü hafızasından silip atamayacaktı.
O gün sahipsiz kalan köpeklerin uluyuşları, sağılmadan kalan ineklerin böğürmeleri bütün vadiyi dolduruyordu. İnsanların meydana toplanması gün boyu sürdüğünden, pişmekte olan yemeklerin ocakta kalması, kaynatılmak için ateşe konan sütlerin taşıp dökülmesi az evde görülmemişti.
Şafak vaktiydi. Pencerenin dışında köyler, kasabalar, şehirler geride kalıyordu. Yaz şafağında yıldızlar hâlâ parlıyordu. Şimdi de düşünceleri başka taraflara kaydı. Nereye gidiyorlardı ve Bakü de onları neler bekliyordu. Yoksa onlar da bizleri “Vatan haini kulak” diye dışlayacaklar mıydı?” sorusu beynini oyuyordu.
Sürgün edilen ana vatanlarından koparılan, hastalıklara yenik düşen, yollarda ölen, açlık ve sefaletle karşı karşıya kalan bu halkların acısı, ne yazık ki dünyanın gelişmiş ülkelerince bir türlü görülmemiştir.
Sonuç olarak; Din, ırk ve millet ayırt etmeden hiçbir toplumun sürgünler ve soykırımlara maruz kalmadan, barış içerisinde mutlu bir yaşam sürmesini yürekten diliyorum.”
Gevher DEMİRKAYA..
Teşekkürler Sayın Hocam.