294 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Yalçın Küçük'ün Hezeyanlarının Otopsisi
Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün birbirinin benzeri olan “Epilepsi ile Orgazm”, “Caligula” ve “Hasta Despot” kitaplarını üst üste okuduktan sonra yaklaşık 10 sene önce okuduğum, Yılmaz Dikbaş’ın “Saralı Ünlüler: Epilepsi ve Deha” kitabını tekrar gözden geçirdim. Bu kitabı okuduğumda Küçük’ün yukarıda adını verdiğim kitaplarını hiç elime almamıştım. Küçük’ün kitaplarını okuyunca “Saralı Ünlüler”i tekrar okumak farz oldu. Dikbaş’tan başka Küçük üzerinde Cenk Ağcabay ve FETÖ üyeliğinden 9 yıl hapis cezası alan Aytekin Gezici de kalem oynatıp eser ürettiler. Bunlardan en kapsamlısının Ağcabay’ın “Megalomania” adlı eseri olduğunu söylemeliyim. Yakında bu kitabı da okuyacağım. Yaklaşık 10 sene önce okuduğum, Gezici’nin “Saralı Putlar Tarihi” kitabı ise bu kitaplar arasında değer ve nitelik bakımından son sıraya koyuyorum. Çünkü Gezici kopyala-yapıştır yöntemiyle hazırlamış kitabını, bir emek sarf etmemiş, kendinden hiçbir şey katmamış. Gazeteci olmuş, ama okumayan, kitaplarla arası iyi olmayan bir gazeteci olmuş anlaşılan. “Illuminati” kitabı da böyleydi. Görünen köy kılavuz istemez. Hazıra konmakta üstüne yok diyebiliriz. Peki, Gülenci mi? Evet, yüzde 99,9 Gülenci, ama FETÖ’cü olup olmadığı konusunda emin değilim. Neyse konumuz bu değil. Bu meseleye girersek çıkamayız çünkü. Dikbaş, adı geçen kitabında Küçük’ün “Caligula: Saralı Cumhur” ile “Epilepsi ile Orgazm” kitaplarını ele alıyor. “Hasta Despot”u da bu kapsamda değerlendirirsek Dikbaş’ın bu üç kitabı hedef aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bu üç kitap arasında temelde bir fark yok. Üç kitabın da asıl amacı sara (epilepsi) hastalığı üzerinden Recep Tayyip Erdoğan’a yüklenmek, saldırmak. Öyle ki amaç aslında sara hastalığını anlatmak değil, Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğunu ortaya çıkartıp ne başbakan ne cumhurbaşkanı hatta ne de muhtar olabileceğini kanıtlamak, onu halkın gözünden düşürmek, tahtından indirmek. Çünkü ona göre bir epilepsi hastası asla kamuda görev alamaz. Gelgelelim Dikbaş asla böyle bir şeyin olmadığını, saralı olmanın kamuda görev almaya teşkil etmediğini anlatıyor. Asya Şafak Yayınları arasında çıkan, Eylül 2008’de basılan “Saralı Ünlüler” 294 sayfadan oluşmakta. Dikbaş, Yalçın Küçük’ün kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı yazmaya karar veriyor. “Yalçın Küçük’ün, Türkiye’de yüz binlerce, dünyada on milyonlarca epilepsi hastasına, hiçbir bilimsel kanıta dayanmadan insafsızca ve ahlâksızca saldırıp hakaretler yağdırmasına önce bir insan, sonra da bir araştırmacı yazar olarak sessiz kalamadım.” (s. 10) diyerek epilepsi hastalığını birtakım yabancı kaynaklara dayanarak öğrenip didik didik ediyor. Yazar, Küçük’ün bütün argümanlarını darmadağın ediyor, saralılar ve Tayyip Erdoğan hakkındaki sözlerini tek tek çürütüyor. Türkiye’de 800 bin, dünyada 50 milyon sara hastasına saldıran, onları kişilik yoksunu ve insan dışı mahluklar olarak gören Küçük’ün maskesini indiriyor. Adının önünde prof. ünvanı bulunan Yalçın Küçük’ün akademiyle veya bilimsellikle pek alakasının olmadığını, magazin programlarının konu edineceği türden bir malzemeyle okurlarını safsatayla boğduğunu meydana çıkarıyor. Öncelikle epilepsiyi tanıyalım. “Epilepsi, sık görülen ve süreklilik gösteren önemli bir sinir sistemi bozukluğudur.” (s. 15) Epilepsi görünür kılan, hastanın geçirdiği nöbetlerdir. Nöbetler “kısmi” ve “genel” nöbetler olmak üzere ikiye ayrılmakla birlikte bunların da alt dalları bulunmaktadır. Kimi etrafa donmuş gözlerle bakar, kimi de şok verilmiş gibi şiddetle sarsılıp titrer. Kimi konuşamaz olur, kimi de sidiktorbası veya bağırsak kontrolünü kaybeder. Dolayısıyla saralıların yaşadıkları nöbet türleri farklıdır. Meditasyon gibi zihni rahatlatan yöntemlere başvurulsa da ilaçla tedavi yöntemi de mümkündür, ancak çok ağır durumlarda ameliyata başvurulur. İlk çağlarda insanlar epilepsinin kötü ruhların ve şeytanların işi olduğuna inanmışlardır. Din adamları sihir, büyü veya dua yöntemiyle hastanın bedeninin içine girmiş olan şeytanı kovmaya çalışmışlardır. Örneğin Babil tabletlerine göre epilepsinin sebebi metafizikle bağlantılıdır. Ancak bu batıl inanış zamanla yerini bilimsel açıklamalara bırakmıştır. Önce Batılıların görmezden geldiği Hintli bilge ve hekim Atreya (MÖ 1000-500 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.) ve ondan 500 yıl sonra Yunanlı Hipokrat sara nöbetlerinin beyindeki bir bozukluktan kaynaklandığını tespit ederek eski inançları kökünden sarsmışlardır. (Yazar, Hint bilgelerinin MÖ 1000 yıllarında yazdığı, hayat bilgisi anlamına gelen “Ayurveda” adlı kitabı ve Atreya’yı görmezden gelerek epilepsi hakkındaki ilk bilgileri “Tıbbın Babası” ünvanını verdikleri Hipokrat’a mal eden Batı’ya ve Batı’nın her dediğini tartışmasız tekrarlayan Türk yazarlarına sitem etmektedir.) Ancak bilim ne kadar ilerlese de epilepsi hastalarına hâlâ kötü gözlerle bakıldığına, normal değilmiş muamelesi yapıldığına şahit olunmaktadır. Bu arada bugün için Hipokrat’ın görüşlerinin ve tespitlerinin baştan aşağı yanlış olduğu bilgisini de eklemiş yazar. Gelgelelim dönemine göre Hipokrat’ın tıpta devrim yapan, ilerici bir adam olduğunu es geçmeyelim. Bu gerçeği yazar da dile getirmekte; aslında hiçbir hastalığın kutsal güçlerle ilgisi olmadığını dinci, tutucu, bağnaz bir topluma rağmen savunan Hipokrat’ı yüceltmektedir. Yiğidi öldürmüş, ama hakkını yememiştir. Yazar, asıl adı Claudius Galenus (MS 131- MS 201) olan, kısaca Galen olarak bilinen Yunanlı bir hekimden de bahsetmiştir. Tıpla ilgili görüşleri ve buluşları Avrupa tıp tarihinde yüz yıllarca kullanılan Galen, epilepsi ile ilgili yanlış tespitlerde bulunduğu gibi doğru tespitlerde de bulunmuştur. Eksikliği, tüm epilepsi nöbetlerinin beyinde başladığını tespit edememesi, mideyi epilepsinin tetikleyicisi olarak görmesidir. Yazar, Galen’den sonra günümüzü kadar gelerek ünlü epilepsi araştırmacılarına kısa kısa değiniyor. Epilepsi ile ceza ehliyeti meselesini de inceleyen yazar, Yalçın Küçük’ün bir televizyon programında dile getirdiği sara hastalarının ceza ehliyeti olmadığı görüşünü çürütüyor. Britanya’da yaşanmış iki olay üzerinden Küçük’ün yalanını ortaya çıkarıyor. Küçük yazar, uyduruyor veya sıkıyor. Yalancının mumu da yatsıya kadar yanıyor. Kitapta eşcinsellikle (homoseksüel) epilepsi arasında herhangi bir bağ olmadığı da ortaya koyularak Küçük’ün bir başka savı daha çürütülüyor. Bu konuda Nazilerden ve antik Yunan döneminden örnekler veriliyor. Alman Nazi Partisi’nin çoğu eşcinsel üst düzey yöneticisinin hiçbirinin saralı olmadığı açıklanıyor. Caligula, Julius Sezar ve Dostoyevski üzerinden epilepsi ile eşcinsellik arasında bağ kuran Küçük’ün ne kadar sıktığı bir kere daha gün yüzüne çıkıyor böylelikle. Küçük’ün ipliğini pazara çıkarıyor, bilim adı altında yazdıklarını kitap boyunca bir bir çürütüyor Dikbaş. Bunlardan biri de Roma İmparatoru Caligula’nın saralı olduğu savı. Caligula’yı sanki onu muayene etmiş de saralı olduğunu kesin tespit etmiş gibi teşhis koyarak epileptik olarak damgalayan Küçük -ki ben de o kitapları okuyunca Caligula’nın gerçekten de saralı olduğuna inanmıştım- Robert Graves’in “I, Claudius” romanında yazanlara mal bulmuş Magribi gibi sarılarak bir roman yazarına Halil İnalcık’mış gibi muamele ediyor. Oysa bir romanda yazılanları tarihî belge olarak kabul etmek bir profesöre yakışır mı hiç? Dikbaş, Graves’in romanına dayanarak Caligula’nın “sara taklidi yapan bir aktör” olduğunu ortaya çıkarıyor. Böylece Küçük’ün bütün senaryosunu çökertiyor. Ayrıca Caligula’yı “küstah” ve “köle” olarak nitelemeyip ondan “akıllı”, “zeki” ve “güçlü” bir imparator olarak bahseden yazarların var olduğunu da ekliyor. Yani, herkes Caligula’ya sövmüyor, Küçük’ün baktığı gözlerle bakmıyor. Dikbaş’a göre Caligula gibi Julius Sezar’ın epileptik olduğu hakkında da elimizde herhangi bir kanıt yok. Gelgelelim Dostoyevski’nin saralı olduğunu ise tarih kaydetmiştir. Küçük ilk defa doğru bir noktaya parmak basmıştır. Ancak ne yazık ki doğrudan sapmış; Dostoyevski’yi budala, ifrit, ırz düşmanı, tacizci olarak nitelendirip haksızlık etmiştir. Çünkü Dikbaş’a göre sara hastalığının kişiliği tahrip edici bir yönü yoktur. Demek ki Küçük’e göre Dostoyevski ne yazdıysa odur. Eğer bir katili kurgulamışsa Dostoyevski de katildir. Eğer bir tecavüzcüyü kurgulamışsa Dostoyevski de tecavüzcüdür. Küçük’e naçizane tavsiyem bir daha edebî bir eser okumamasıdır. Çünkü gerçekle kurguyu karıştırıp okuduğu eserin yazarını apansız topa tutabilir. Küçük’ün adı geçen yapıtlarında Graves gibi Suetonius adına da sıkça rastlıyoruz. Küçük, Suetonius’a temel kaynakmış gibi dört elle sarılıyor. Ancak Dikbaş’ın yazdıklarına bakılırsa Suetonius da Graves gibi temel kaynak olarak kabul edilemez. Çünkü Suetonius, Küçük’ün yazdığının aksine ne Romalı bir devlet adamıdır ne de tarihçidir. Dolayısıyla “On İki Sezar” adlı yapıtı kayda değer bir nitelik, bilimsel bir değer taşımamaktadır. Dikbaş yedinci ve sekizinci bölümlerde Küçük’ün yalanlarını bir bir deşifre ediyor. Bunların detayına girip yazıyı daha fazla uzatmayacağım. Ayrıntılara inmek isteyenler kitabı mutlaka okumalı. Can Yücel “Yalçın Küçük küçüktür, ama mide bulandırır.” demiş. Yalçın Küçük yayımladığı bu masalsı kitaplar ve ileri sürdüğü savlarla gülünç duruma düşmüştür. Adının önündeki sıfata, ünvana yakışmayan düşüncelerle kendi kendini küçültmüş, hafifletmiştir. Megaloman mı desem, paranoyak mı desem, ne desem bilemedim. Ama serde bir manyaklık var, orası kesin. Yazıyı Yılmaz Dikbaş’ın bir cümlesiyle bitiriyorum: “Çok sıkmışsınız Yalçın Küçük Hazretleri!”
kamera
Saralı Ünlüler
kamera
Yılmaz Dikbaş
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.5/10 · 6 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
3
Beğeni
kamera
;