200 YILLIK DEMOKRASİ MÜCADELESİNDEN EBEDİ ŞEFLİĞE GEÇİŞE DAİR İNCELEME
10/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2022 25. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 24 Mayıs 2022 15:27
Bu ülkeyi ve milleti kim karşılıksız çok sevdi ve hizmet ettiyse, onlara çok ağır bedeller ödettik. İşte Kazım Karabekir ve Uğur Mumcu’da vatanseverlikleri uğruna çok acılar çekmiş, çok ağır bedeller ödemiş iki değerli insanımızdır. Uğur Mumcu ilericilik, çağdaşlık, devrimcilik Atatürkçülük ve din konularında, aynı Akit, Aydınlık ve Cumhuriyet gazetesi gibi bağnaz, gerici ve ikiyüzlüdür. Zira kendisi İslam ve Müslümanları cehaletin, gericiliğin temsilcileri gibi görür, cuntacı Kenan Evren’i lanetler ama 1986'da Mustafa Ekmekçi'nin tahrik ve kışkırtmasıyla Evren başörtülü kızlarımıza üniversite kapılarını kapatınca, Cumhuriyet Gazetesi gibi Mumcu’da bu konuda cuntacı Evren’in yanında saf tutmuştur. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler konusunda görüşlerini bağnaz ve faşizme yakın bulsam da, yine de yirmi yıl yazılarını kesintisiz takip ettiğim biridir kendisi. Fakat Mumcu, Kazım Karabekir, Atatürk anlaşmazlığı konusunda bir Atatürkçüden hiç beklenmeyecek kadar objektif davranmış doğrusu. Tabi böyle bir tarafsızlığı ondan hiç beklemediğim için, bu kitabını okumayı yıllardır ertelemiştim. Öncelikle, buradaki belge ve bilgilere göre Karabekir o kadar ileri görüşlü, aydın bir insan ve komutanmış ki, 1919’dan bu güne ne dediyse hepsi doğru çıkmış. Ve çektiğimiz bütün sıkıntılar da ona kulak asmayışımızdandır desek yeridir. Peki, nedir Karabekir’in itirazları? Karabekir öncelikle 1923 sonrası Atatürk’ün tek adam yönetimine yönelmesi ve zorbalığa başvurulmadan, halkın yürekten destekleyeceği yenileşme hareketlerinin dayatılmasına, oldubittiye getirilmesine karşıdır. Zira tek adam rejimi olacaksa biz neden saltanatı lağvettik, diye düşünmektedir? İkinci olarak da Atatürk’ün halifelik isteğini doğru bulmadığı gibi devletin dinden tamamen uzak tutulmasını, dinin kendi haline bırakılmasını istiyor. Atatürk çok istediği halifelik işinin olmayacağını anlayınca bu kez de halifeliği kökten lağvetmeye kalkıyor ki, Karabekir, Musul ana vatana katılmadan bunda da acele edilmesini doğru bulmuyor. Çünkü İngilizler ve Batı’nın “din elden gidiyor” yaygarasıyla Anadolu’da isyan çıkartacağını çok iyi biliyor ve bu konuda da haklı çıkıyor. Halifeliği kaldırmada erken davranılınca hem Musul elden çıktığı gibi, İngiliz destekli iç isyanlar art arda geliyor. Kitap konusunda daha fazla detaya girmeyi gereksiz görüyorum. Zira bu konuları herkes çok iyi bildiğini zannetse de Mumcu öyle inkârı mümkün olmayan belgelerle bir çalışma ortaya koyuyor ki, ne kadar anlatılsa yetersiz kalır. Fakat ben bu kitabı okuyunca Mumcu katledildiğinde derin çevrelerin neden koro halinde büyük yaygaralarla hedef saptırmaya çalıştıklarını, katiller ve azmettiricileri ülke ve devlet içinde değil de İran’da, Arabistan’da aranması için yoğun çaba sarf ettiklerini şimdi çok açık ve net görebiliyorum. Evet, Mumcu’nun eşi ve ağabeyi ısrarla mafya ve derin çevreleri işaret ederken özellikle Cumhuriyet Gazetesi ve diğer faşist Kemalist kesimler ısrarla onların sesini boğmaya, bastırmaya çalışıyorlardı ki, bunda da başarılı oldular doğrusu. Bu kitabın ilk baskı tarihi 1990, Mumcu ise 1992’de katlediliyor. Mumcu bu inceleme ve araştırmasında Karabekir’in Atatürk’ten çok daha ilerici, aydın ve hoşgörülü olduğunu açıkça ortaya koyuyor ki, bağnaz Kemalistler için bu durum hiç te kabul edilebilir değildir. Kitabı okuduğunuzda Mumcu’nun kalemini kimlerin ve niçin kırdıklarını şüpheye mahal vermeyecek şekilde anlayabiliyorsunuz. Fakat ben burada farklı bir konuya daha değineceğim. Gustave Le Boon: “Kitleleri kandırmak bireyi kandırmaktan daima daha kolaydır ve kitleler her zaman yanılırlar. Ayrıca da kitleye dâhil olanların ahmağı ile arifi arasındaki fark ortadan kalkar” diyor. Bu kitabı okduğunuzda bu tespitin ne kadar doğru olduğunu da anlıyorsunuz. Zira burada çizilen portreye göre tek adamlık, faşizm, gericilik, baskı, zulüm, savurganlık, hırsızlık, yolsuzluk, dinin çıkar amaçlı kullanılması, Batı’ya teslimiyet, aydın ve kitap düşmanlığı gibi konularda II. Abdulhamid, Atatürk ve gönümüz saray rejiminin başındaki zat arasında temelde hiçbir fark olmadığı apaçık görülüyor. Mumcu bu konularda tarafsız da kalmıyor ve 150 yıldır ülkemizde uygulanan tek adam rejimi ve devlet terörü konularında Atatürk’ün kötü model olduğunu kabul ediyor ama bunun dönem ve devrim şartlarında normal karşılanması gerektiği vurgusu yapıyor. Bunu inanarak mı yapıyor yoksa kinci, bağnaz ve karanlık Atatürçülerden korkusundan mı yapıyor emin değilim. Oysa “dönem, şartlar, devrim” Hiçbir şey devletin hukuk dışına çıkmasını mazur gösteremez, göstermemeli. Hukuku bir kenara bırakma yolunu bir kez açarsanız, Mustafa Suphi’ler, Yahya Kaptan, Topal Osman, Ali Şükrü Bey, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu, Muhsin Yazıcıoğlu gibi gün gelir sizin de kaleminiz kırılır. Fakat görünen o ki, Akit ve diğer dincilere göre Hz. Muhammed, II. Abdülhamid ve "Dünya Liderimiz" nasıl hatalardan azade ve her yaptıklarında bir keramet aranmalıysa, Kemalistler, Mumcu ve Cumhuriyet Gazetesine göre de başkaları için hata, kusur sayılan fiiller Atatürk yaptıysa onda mutlaka bir hikmet, bir keramet vardır diye düşünülmelidir!.. Osmanlı’nın gücü ucuz asker, yağma talan ve işgallere dayanıyordu. Viyana bozgunuyla yağma talan ve işgallerin önü kapandığı, asker kaynağı da kuruduğu için, Osmanlı’da gerileme ve çöküş başladı. Osmanlı’ya son darbeyi ise, II. Abdülhamid vurdu. Zira 33 yıl öyle karanlık ve kirli işlere bulaştı ki, arkasında kendisine hesap sorabilecek bir devlet bırakmak istemiyordu. Nitekim bunda da başarılı oldu. Adına İttihatçı denen bir avuç vatansever onu tahttan indirmişlerdi ama devletten uzak tutuldukları için, yönetmeyi bilmiyor, devleti tanımıyorlardı. Zaten II. Abdülhamid ülkeyi ve milleti ezip geçmiş arakasında bir virane ve kartondan bir devlet bırakmıştı. İşte koca çınar Osmanlı ve bu milletle birlikte İttihatçılar‘da bu yıkıntıların altında kaldılar. Karabekir, Atatürk ve arkadaşları, İttihatçılardan arta kalanlardır. Aç, çıplak, yoksul ve eğitimsiz bırakılmış bu millet, o değerli komutanlarla birlikte, her zaman olduğu gibi düşmanı yine Anadolu’dan kovdu ama burada da açıkça ortaya konulduğu gibi, Mustafa Kemal kendine verilen değerin kıymetini bilemedi ve 1923’ten sonra etrafında çıkarcı dalkavuklar dışında kimse bırakmadı. Adı artık cumhurbaşkanı olsa da O, hem sultan, hem halife, hem kadı, hem de mahkeme başkanıydı. Ve tabi onun izinden giden liderler de ondan geri kalmadılar. Ondan miras kalan “tek adam” despotluğuna dört elle sarıldılar. Sonuç ise ortada… Yirmi yıllık beton ve rant ekonomisiyle samanı, arpayı, buğdayı, eti, sütü bile üretemeyen Katar, İsrail ve Arap emirliklerine dahi avuç açan, eğitimli yetişmiş insanını tamamen kaybetmiş, hızla Afganistanlaşan bir ülke duruma düşürüldük. Devleti ayakta tutan kahramanlar, liderler değil kurumlardır, millettir, hukuk ve adalettir. Tek adam ve saray rejimlerindeyse kurumlar, halk ve devlet yoktur. SONUÇ OLARAK: Falih Rıfkı Atay: “İttihatçıların biri ilerici, çağdaş medeni, diğeri de gerici, bağnaz ve yobaz iki kolu vardı. Bu gerici ve bağnazlar İzmir suikastını fırsat bilip ilericileri yok ettiler” der. 1923’ten sonra Atatürk’ün çevresini adım adım çıkarcı, gerici, bağnaz ve yobazların sardığını doğrulayan yüzlerce, binlerce hadise arasından birine de bu kitapta Karabekir şöyle dikkat çekiyor: “Tarihimizde bu kadar Bağnaz bir dini törenle, hiçbir meclis açılmamıştır. Fetvaları takip eden bu büyük törenlerin acaba yer yer başlayan ayaklanmalara karşı bir sigorta mı olacağı düşünüldü? Ne olursa olsun, ulusal meclisin ilk gününde inançla bağnazlığı ayırmak daha ihtiyatlı olurdu. Yani açılış için ne cuma gününü seçmeye, ne de bu kadar şamataya gerek vardı. Güzel bir dua da iyi bir etki yapabilirdi. Gösterilen bu bağnazlığın arkası getirilmeyeceğinden, ters etkisi daha tehlikeli olabilir. (Sayfa 181) Yaşar Kemal ise, İnce Memed Cilt 4 - Sayfa 240’ta Irazca Ana’nın ağzından şöyle seslenir Atatürk’e: “Sen, dul bir kadının oğlu olasın da, karga çobanlığı yapasın da, sonra da gelesin ordunun başı olasın da, fakir fukara da senin askerin ola, sen de fakir fukaraya zırnık koklatmayasın da, bütün dünyayı gene Ağlara Beylere pay edesin de... Bunu sana hiç yakıştıramadım. Bu Ağalar, Beyler senin neyin olur ki, sen bir karga çobanıyken onlar senin gül yüzüne bir kere olsun bakıyorlar, seni adamdan sayıp Allah'ın bir kuru selamını sana veriyorlar mıydı?” İbn’i Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü 600 yıldır unutulmadı ve güncelliğini koruyorsa, elbette bir hikmeti olmalı. Mumcu, bu kitabında, tam kurtulduk derken bu batağa tekrar nasıl saplandığımızın başlangıç safhasını anlatıyor. Fakat daha da önemlisi, bu kitabı okuduğunuzda, Mumcu’nun kalemini kimlerin kırdığı konusunda daha doğru bir fikre kavuşacaksınız. İyi okumalar.
Kazım Karabekir AnlatıyorUğur Mumcu · um:ag Yayınları · 2020690 okunma
·
796 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.