“Çoğu kadın kişiliksizdir.
Oysa La Bruyère şöyle diyor:
‘Kadınlar uçardalar; erkeklerden ya daha iyiler, ya daha kötü.’
Dikkatli iki çağdaş gözlemci birbirine ters düşüyor. Kadınlar eğitilebilir mi eğitilemez mi? Napoléon eğitilemeyeceklerini düşünüyordu. Dr. Johnson’sa tam aksini. Ruhları var mı yoksa ruhları yok mu? Bazı barbarlar olmadığını söylüyor. Öte yandan diğerleri kadınların yarı kutsal olduğu görüşüyle onlara tapıyor. Bazı bilgeler akıllarının daha kıt olduğunu öne sürüyor, diğerleri daha derin bir farkındalığa sahip olduklarını. Goethe onları el üstünde tutuyordu; Mussolini ise onları hakir görüyor. İnsan nereye dönse erkeklerin kadınlarla ilgili düşüncelerine rastlıyordu ve herkes farklı bir şey düşünüyordu.”
Bir kadın olarak kendimizi bunca kalıbın içine sıkışmış hayal edelim. Aradan neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen aynı kalıpların içinde dünyaya geliyoruz, yıllar ilerlerken bunlardan sıyrılmaya, soyutlanmaya, kendimizi ispat etmeye çalışıyoruz. Virginia Woolf bu kitapta tüm bu kalıpları ele alıyor, kadınların tarih boyunca erkekler üzerinden tanımlandığını, erkekler üzerinden onlara değer biçildiğini ve bireysellik için uğraşmak şöyle dursun, dünyanın onlara karşı olan onca öfkesiyle başa çıkmaya çalıştıklarından bahsediyor.
Biz kadınlar olarak tek bir tanımda sıkışıp kalmak yerine (mesela erkekler ve kadınlar olarak 2 ayrı zihin yerine erdişi bir zihin için uğraş vermek) deneyimlerimizle kimliğimize çok çeşitli boyutlar inşa etmek, kendi varlığımızı olmak istediğimiz yerde görene dek çaba harcamaktan sorumluyuz. Ancak bu şekilde, bu kitabın yazılmasının üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen hala benzer bir noktada olmak yerine, ilkel bir biçimde cinsiyetimiz huzurunda kendimizi kanıtlamaya çalışmak yerine, fikirlerimizi, zihinlerimizi ‘özgürce’ ifade edebildiğimiz bir dünyada olmayı başarabileceğiz.