Düşüşün tarifinde kullanılacak yöntem çizim yerine dilin imkânları üzre olacağından vukua gelenin tahayyül edilmesi hayli zorlaşsa da yine de dilin imkânlarından yola çıkmak çizime kıyasla fizik yasalarının müdahalesinden daha uzak bir muhayyileye imkân vereceği için vaka üzerine şerh ettiklerimiz anlamı daha zor bir merhaleye sürüklese de daha açık kılacaktır şüphesiz.
Yine de en nihayetinde düşen bir dişbudak ağacı yaprağıdır, bir masaya… Bu gayet kabil bir durumdur… Amma bu masada oturanlardan biri bu yaprağın Bergson’a ait olduğunu söylemişse, bundan sonrasında Bergsoncu düşüşü fizik kanunlarına göre açıklamaktan ziyade şerh edilmesi gereken şeyler vardır.
Evvela çatı görevi görmekte olan bir örtüde zaten durmakta olan yahut oraya yeni düşen bir yaprağın çatının altında oturmakta olanların önüne düşmesi için akış yönüne ters bir rüzgârın tesiriyle kıpırdanması, zıt yönde hareketin mukabil olmadığı zamanda da yer çekimi etkisiyle eğimin aşağı yönüne doğru yuvarlanması, çatı kenarından aşağıya düşecek iken de masa ile çatı arasındaki pek büyük olmayan aralıktan yine aynı ters rüzgârın nispeten daha kuvvetli tesirini yakalayarak gidiş istikametinin tersi yöndeki masaya doğru hareket etmesi gerekmektedir. Düşme bir Bergson hatırlatıcısının önünde son bulur.
Buraya kadar olanları gayet normal de bulabilirsiniz lâkin çatının altında oturan bir Bergsoncu ve Bergson hatırlatıcısı, düşen dişbudak yaprağının kati biçimde Bergson’a atıf içeren bir yaprak olduğunu düşündüğünüzde fiziki ihtimallerin düşüklüğü yanına bunları da eklersek iş hayli güçleşir. Yazdan kalma bir Bergson anısını hatırlamak hemen ve bunu diyeceği kişinin Bergsoncu olarak karşısında bulunması da ihtimali düşürür… Amma bir gerçekleşmiş olan artık imkânsız değildir...
Bundan sonrası elbette falları grafiklerde bakılanlar için değildir, vakti duymak doruğuna erişen bir Bergson hatırlatıcısı içindir… Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan, bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan… No future; çıkar kitabın içinden, başını kaldırır…
Tajômaru, esen rüzgâr kımıldatmasa idi yaprakları görecek miydi göz kapaklarını açmasına sebep olacak gün ışığını, bütün büyük anlamlara sebep olan bu küçük anlamı…
Aradığımız bir şeyi çoktan ve çoktan bulmuşuzdur da henüz önümüze dikilmemiştir, önümüze dikilmesi bizim aracılığımızla da gerçekleşmez üstelik… Gelecek geçmişte çoktan yaşanmıştır da duymamışızdır onu… Anı, görü ve beklenti arasından sıyrılıp, aralarındaki sınırları yerle yeksan ederiz şimdi, anı beklentiyi taşımaktadır, kurgusuz ama yaşanmamış, bir kez yaşandıktan sonra mümkündür artık kurgu; gerçi Bergsoncu zaman zembereğinden fırlar ya, hangi suyun sakasıyız bilmeden koştururuz, koşturduğumuzda sakayız belki de zaten, bilinmez…
No future, no future, no future…
Lâkin yaşanır gelecekten sonra... Gelecekten sonrada (ayrı değil) yaşanır… Zamana yayılmanın mümkünlüğü bir çift gözde belirir… Bu yüzden işbu yaprakla gelenin(1) verdiği hazzın ve sevincin tarifi mümkün değildir.
Demedim dilimin ucuna gelen ne varsa, yine de… Desem eksilmezdi de, tamam zaten olamazdı…
* İşbu yazı kaleme alındığı vakit mesele Bergson Hakkında kitabı üzerinden düşen kapaktaki yaprak idi. Gürültülü Yalnızlık'ın 93. sayfasındaki deyimle: " düşüncesinin doğruluğunu böylece kendine kanıtlamış oluyordu".
Gerçek bir kitabın hep başka bir yere, kendi dışına göndermede bulunduğundan bahsetmiş Hrabal, kimileyin Seneca, kimileyin Kant, kimileyin Hegel kimileyin bizim asla kestiremediğimiz Hayat kımıldanıyor orada. Üstelik farkına varmaksızın Hegel'den düşmüştüm ben bu kitaba ve 63. sayfada Minerva'nın baykuşu havalandı alacakaranlıkta. 84. sayfada Pugo intihar etti, çünkü keşişçe düşünceler...
Dilin imkânları üzerinde gezinmek denmiş Hrabal için sonsözde, sonsözüm bu olsun; şimdilik tabii. Ne kadar anlatmak istediğim varsa kendime saklıyorum şimdi...
progressus ad futurum, regressus ad originem...