Bugün bizler hayatın ne kadar renkli olduğunu görüyoruz. Zamanın ilerlemesiyle medeniyetin, kültürün ne kadar ilerlediğini görüyoruz. Insanların bilinçlenerek iyi yönde farklılaştığını görüyoruz. Ama bizler bir şeyleri unutuyoruz. Kendi hayatımızı. Geçmişimizi. Gözyaşlarımızı.
Bir kitabın iki kapağı arasına sıkıştırılmış gerçek bir yaşam öyküsü bizlere geçmişi anlatıyor ve farkına variyoruz. Oysaki babalarımızdan, annelerimizden, dedelerimizden, ninelerimizden hayatlarını dinlersek kendimizi tanırız. Gözyaşlarımızın değerini anlarken yüreğimiz kan ağlar.
Öykü, babaannesi Piraye'den nefret ederken bilmiyordu ki ölümü onu gözyaşlarına boğacak. Geçmişten pişmanlık duyacak. Geleceğini Piraye'nin geçmişiyle şekillendireceğini. Doruk'un, onu İstanbul'dan İzmit'teki çiftliğe getirmekle görevlendirdiğini duyduğunda, nefretten eser kalmadığını fark ediyor. Bunu neye mi borçlu olduğunu düşünüyorsunuz? Tabiki de ön yargıları kırmaya, sevginin doğru insanla doğrulukla olmasına.
Piraye'nin yaşadıkları tüylerimi diken diken ederken edeple iki hayatın meyvesini gördüm. Olması gereken bir eser okudum. Kitabın her sayfası, her cümlesi heyecanla merak uyandırıyor. Hatta, kendimi Öykü'nün yerine koyarak bir an önce Piraye'nin günlüklerini okuyayım da Mehmet ile karşılaşacak mı? Oğluna kavuşacak mı? Babasının yaptıklarını öğrenince ne hale girecek? Ve daha neler neler...
Gözyaşlarımız'ı okuyunca tekrar okumak isteyeceğiniz bir eser. Hatta bırakın tekrar okumayı hep yaşarsınız. Etkisinden çıkamazsınız. Hele ki O Yekta'nın Piraye'ye yaşattıklarını. Kitap kapansa da beyin kapatmaz o iki kapağı.
Bir baba, bir annenin ailesinin geçmişini, bir kızın da geleceğini nasıl yaktığı, yıktığını okurken; bir kadının da iki ayrı dünyayı nasıl şekillendirdiğini öğrenmiş olursunuz.