Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, bir hapishanede hayatının son altı haftasını geçiren bir idam mahkûmunun korku ve acılarının öyküsüdür. Ne adını, ne de işlediği cinayeti bilmediğimiz bu mahkûm, Bicêtre hapishanesinde yaşadığı, yaptığı ve gördüğü şeylerden okuyucuyu haberdar eder. Roman böylece onun hapishane müşahedelerinin öyküsü olur adeta. Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nde Victor Hugo’nun Restorasyon döneminin ceza sistemini okuyucuya eleştirel bir şekilde gösterir.
Hikâyeden anlıyoruz ki, idam cezası sadece giyotinden ve darağacından ibaret değildir ve ölüm sadece ölüm değildir şüphesiz. Adını ve suçunu bilmediğimiz mahkûm, infazını bekleyene kadar sayısız kere ölür. Son altı haftasının her günü ruhunda büyük bir ıstırap çeker. Hikâyede geçen bu idam cezası, bir insanın ölümüdür; bir insanla beraber bir ailenin ölümüdür. Hayallerin, fikirlerin ve adaletin ölümüdür.
Adaletin olmadığı yerde her idam cezası, haksız bir cinayete gebedir. İnsanlığın bağrında açılan bir yaradır. Batı, sadece kendi ile kalmayıp bu yarayı bütün insanlığın bağrında açmıştır. Hugo bu hikâyesinde Batı’nın ceza anlayışını gösterir.
Bu kitap, bir idam mahkumunun ölümünden önce, Batı'da vicdanın, merhametin ve insanlığın nasıl öldüğünü anlatır. Aynı zamanda Batı’nın hiçbir zaman kana doymadığını belirtir Hugo: “Gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparıp, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır, ölüm cezası ellerinden bırakamadıkları bir bıçaktır.”
Batı, sadece kabuk değiştirdi, özünde hep aynıydı, hep kötüydü aslında… Şöyle der Hugo: “ Uygarlık birbirini izleyen bir dizi dönüşümden başka bir şey değildir.”
Bu dönüşüm yılanın kabuğunu değiştirmesi gibidir. Her değişimde deri daha da güzelleşir, daha da parlar ama öz aynı kalır. Batı, özünde kötüdür ve kötülüğün kaynağıdır...