Aşkla ilgili sosyolojik teoriler bugün aşkın ortadan kalkmasını tercih özgürlüğünün sınırsızlığına, dayatılan mükemmellik algısına ve aşkın akılcılaşmasına bağlasa da, erosun ıstırabı kitabında byung chul han aşkın icinde bulunduğu buhranın esas sebebi olarak benliğin giderek daha da narsisistlesmesinin eşlik ettiği, baska'nin aşınması sürecini işaret ediyor. Ask Baska'yi elde etme, ona ayna görevi atfetme isteginden öteye geçemiyor. Narsist performans öznesi, depresyonuna giden yolda, çıkıntılarından ve negatifliginden arındırıp Aynı'ya çevirdiği Baska'yla "hep aynılık cehennemi" nin pozitifliginde yaşıyor aşkını. Oysa bir şeyin yaşıyor olması ve canlı sayilmasi icin negatiflik şarttır. Icinde çelişki bulundurmayan, çelişkiye karşı durma kuvveti olmayan her neyse, Han'in tabiriyle "yasayamayacak kadar ölü, ölemeyecek kadar canli bir yasayan ölüye benzer". Kapitalizmin her türlü negatifligi bertaraf ettiği neoliberal toplumda aşkın da evcillestiriliyor olmasi anlasilmayacak bir sey degil elbette. Her seyin birbiriyle kiyaslanıp, pürüzlerinden arındırılarak tüketime hazir hale getirildiği cağda ask da bir tüketim nesnesine evriliyor. O mecnunluk halinden uzaklaştırılmış, aşırılık icermeyen, yalnız pozitiflik barındıran, yarı ölü bir üründür artık ve baskaligindan sıyrılmış baska da sevilemez, yalnizca tüketilir.
Psikiyatrik hastalıkların neo-liberal çağın en kallavi sorunlarından biri haline gelmesi hic de tesadüfi değildir. Referans noktasını, takıntılı bir sekilde kendisi olarak alan narsistik özne sosyal medya aracılığıyla, kendini devaynasinda görürken bir yandan muktedirlerce zorlandığı, emir ve yasaklara baskıyla riayet ettiği halinden bile daha fazla baskı altındadır bu başarı toplumunda. Karşı koyabileceği somut bir düşmanı yoktur, kaybettiğinde özgürlesebilecegi zincirleri de Marx'in proletaryası gibi. O şimdi hem efendisidir kendisinin hem de kölesi. En büyük yanılgısı özgür olduğunu düşünmek olan insan hammadesi başarı olan prangalarıyla kendisinin tutsağıdır artık. Başarısızlığı icin kendinden baska suçlayacagi kimsenin olmaması, bu suctan kurtulma imkanını da almıştır elinden. Her şeyin ve kabul edilen herkesin birbirinin aynı olduğu bu cehennemden tek kurtuluş yolu bir felaketten geçmektedir, depresif öznenin icten içe yanıp tutuştuğu bir kıyamet özlemidir bu.
Byung Chul Han kitabını Lars Von Trier'in Melancholia filminden anlatılar yaparak başlatıyor, filmde depresif davranışlar gösteren Justine, dünyaya hızla yaklasan gökcisminin getireceği felaketle yenilenip, icinde bulunduğu çöküntüden çıkarak, seven insana dönüşen bir karakteri canlandırıyor. "Yaklasmakta olan felaketi, aşığıyla mutlu bir birlesme gibi" bekliyor diyor Chul Han onun icin. Filmin başlangıç sahnesi Justine'nin düğün günüyle açılıyor, tören boyunca izlediğimiz samimiyetsiz iliskiler, Justine'nin patronunun böylesine özel bir gecede bile Justine'e is yüklemeye çalışması içinde bulunduğumuz neo-liberal toplumu ne eksik ne fazla, tam anlamıyla özetliyor, Justine de kendi evlilik törenine bile güçlükle tahammül eden bu melankolik haliyle tam olarak Chul Han'in depresif performans öznesine karşılık geliyor.