Yazardan canım Karahindiba nın hediyesi ile okuduğum ilk kitap oldu. Küçük bir çocuğun anne- babasını kaybetmesinin ardından büyükanne ve büyükbabasının yanına taşınmasıyla birlikte olayların kronolojik düzlemde akmasıyla başlar ve aynı kronolojide biter. Bu olay örgüsü içersinde yazarın anlatıya sindirdiği birtakım metaforlar ve bu metaforlar neticesinde aktardığı düşünceler kitabın hemen hemen her bölümüne sindirilir. Bütün bu özellikler göz önünde bulundurulduğunda kitap, tezli roman kategorisinde değerlendirilebilir. Romanda temas edilen ve göze çarpan ilk nokta Biz ve Onlar üzerine kurulu zıtlıktır. Bir zamanlar evlerinden, ailelerinden, yurtlarından koparılan yerli kızıl derili halkının idealize edilen profili karşısına okuyucu da anti-pati uyandıracak "onları" koyar. Emperyalist devletlerden biri olan Amerika, politikacılar birtakım tasvir ve anlatılarla öteki konumuna getirilir. Biz ve onlar dikotomisinin beraberinde insan - doğa ilişkisi ile bu zıtlığın çizgileri daha da belirginleştirilir. Modernizm ve sanayi devrimi ile paralel seyreden bu düşünceye göre; Bir zamanlar doğa ile bir bütünsellik içinde yaşayan insan ona" hükmedebileceğini" fark ettiğinde kendi eliyle doğaya şekil verip tahribine yol açmıştır. Bu ben merkezci anlayış üzerinden emperyalist devletlerin tıpkı doğada olduğu gibi farklı medeniyetlere benim gözü ile bakılmasını ve sahip olma isteğini eleştirir. Nitekim açgözlü insan, sömürgeci bir anlayışla birbirimize ne borçluyuzun cevabını aramak yerine her şey benim için yaratıldı diyecek kadar akıl tutulması yaşamıştır. Doğaya bu gözle bakanlar karşında ona ruh veren , saygı duyan daimi bir iletişimde olduğunun bilincinde olan büyükanne ve büyükbaba kitabın adına konu olan çoçuğa tesadüfi olarak Küçük Ağaç dememiştir. Kitapta değinilen her bir nokta bize farklı pencereler açsa da varılmak istenen konu ,egemen olma arzusunun ne denli tehlikeli olduğudur. Birbirine bir zincirin halkası gibi bağlı konulardan biri de büyükbabanın sözlük ve kelimeler konusundaki yorumudur. Kitapta altı oyulan bu mesele hâlâ daha üstüne düşünülmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkar. Ona göre sözcükler; politikacıların kendi çıkarlarına göre anlamlandırdığı kendi aleyhlerine göre bir durum olduğunda ise söküp tekrardan biçim vereceğir birer politik araçtır. Bu mesele akıllara 1984 adlı kitaptakı çiftdüşün politikasını getirmesi bakımından da dikkat çekicidir. Özetle denilebilir ki; egemenlik kurmak isteyen sömürgeci devletler insanları ikna ve yönlendirmede başat olarak dili kullanır. Nitekim dil, bir toplumun düşünce sistemlerinin bir bütünüdür. Bir olguyu aktarmada başvurulan ilk yöntem, onu kodlara yani harflere dökmektir.
Kitapta bahsettiğim tüm bu meselelerin küçük bir çoçuğun ağzından aktarımı da dikkat çekicidir. Basit ve okunduğunda gerçekten bir çocuk üslubuyla karşılaşacağınız bu kitap, yoğun tasvirlerden sıyrılarak savaşın, politikanın gerçek "basitliğini" gerçek bir basitlikle anlatarak realizmin samimi doğasıyla bizi karşılamıştır. Son olarak söylenebilir ki herkesin ehilestirildiği dünyada " vahşi" kalmak başlı başına bir devrimdir.