Adını son zamanlarda sıklıkla duyduğum bu kitabı, benim için çok değerli birinin hediye etmesi üzerine okudum. Hediye kitapların değeri bir başka oluyor, bilirsiniz. Başlarken bir teşekkür etmesem olmaz. Ayşenur
Kitabımız oldukça ince, tek seferde okunabilen bir eser. Fakat içeriği o kadar dolu ki, hayatın acı gerçeklerini bir çırpıda yüzümüze vuruyor. Evet, bu hayatın bazı acı gerçekleri var: Yalnızlık, fakirlik, ölüm...
Üç nokta koydum cümle sonuna. Çünkü bu acı gerçekleri çoğaltabiliriz. Hatta belki ileride bir açık arttırma düzenler, "var mı arttıran?" diye sorarız birbirimize. Fakat biz şimdilik kitabımızın ana temasını oluşturan bu üç acı gerçek üzerinde duralım.
Hepimiz dünyaya geliyor, büyüyor ve sonra kendimizi kocaman bir çırpınışın içinde buluyoruz. Kimimiz hayatın engel basamaklarını ağır ağır çıkıyor, kimimiz hızlı. Kimimiz daha fazla sorunla karşılaşıyoruz, kimimiz daha az. Bazılarımız zengin yaşıyor, çoğumuz fakir. Ortak olan tek bir şey var: hayatımız akıp gidiyor, her mücadele bizi ölüme daha da yaklaştırıyor.
Aslında acı olan ölümün olması değil, ölümden sonra geride kalanların öleni anında unutması, hayatın hemencecik normal akışında devam etmesi. Kitap bu konuyu çok iyi işlemiş. Çocukları açlıktan ölen ailenin karnını büyük bir iştahla doyurması ne kadar mide bulandırıcı oysa ki. Ama bizde bir söz vardır hani: "ölenle ölünmez." Aslında hayatın bütün samimiyetsiz ve iki yüzlü yanını ortaya koyuyor bu gerçekler. Uğruna mücadele ettiğimiz herkes, biz öldükten sonra bizi unutacak, her şey kaldığı yerden devam edecek. Her şeyini size borçlu olan insanlar, gün gelecek, ölümünüzü bekleyecek.
Ölenlerin ardından gözyaşları dökenler var. Samimi olanları da var elbette. Düşünsenize sizin için içten gözyaşı döken kimse yok. Bu hayatı yaşamış sayar mıyız kendimizi? Sahte gözyaşları döküp, cenaze merasiminin biran önce bitmesini bekleyen insanlar var olacak hayatlarımızda. Ölenin hiçbir kıymetinin olmadığı zamanda yaşıyoruz.
Yalnız yaşıyor, yalnız ölüyoruz. Çevremizdeki tüm o kuru kalabalıklar içerisinde kendimizi yalnız hissediyoruz. Bazı anlar oluyor, telefon rehberimizdeki insanların hiçbiriyle dertleşemediğinizi anlıyorsunuz. Çevrenizde sizi anlayan tek bir kişinin olmadığını fark ediyorsunuz. Varlığınız ve yokluğunuz arasında fark göremiyorsunuz. Kalabalık şehirlerde, kalabalık mahalle ve sokaklarda yaşıyoruz. Adım atamayacak kadar kalabalık caddelerimiz var. Hayatımızın her yeni döneminde farklı insanlar tanıyoruz. Belleğimizdeki isimler gün geçtikçe artıyor. Minibüsler, tramvaylar, trafik... Her şey insan dolu. Peki ya sonuç? Dünya, çıkarı için yakınlarının ölmesine sevinen insanların dünyası.
Bir de fakir oldukları için dünyayı ve yaşamayı hiç sevememiş insanlar var. Evleri damladığı için yağmuru, ısınamayacaklarını bildikleri için karı, ağır işte çalışırken terden sırılsıklam oldukları için güneşi sevememiş insanlar var. Sevdiklerine yetememiş, acılarını dindirememiş, hep ezilmiş insanlar var. Onların yüzleri hep soğuk olur. Kimse onları adam yerine koymaz, duygularını düşünmez. Utanmadan alay eder, fakirliklerinin kendi suçları olduklarını söylerler. Toplumda bir karşılığı olmayan ruhlardır onlar. Yaşamları gibi ölümleri de sefilcedir, sessizdir. Tabutları küçük, mezarları gösterişsiz olur. Hatırlayıp dua edenleri bile olmaz. Kimsesizdirler. Onlar için esas soru "nasıl ölünür?" değil, "nasıl yaşanır?" sorusudur. Ölümün şekli önemli değildir ve doğrusu böyle insanlar için en büyük nimet ölümdür. Fakir insan her gün ölür, sonuncusu kurtuluştur.
İncelememe başlarken kitabı anlatacaktım, konu yine nerelere geldi. İçimi döktüm biraz, inceleme işin bahanesi. Zaten inceleme yazarken kitaptan çok duygularımı yazmayı severim. Sizler hayatınızı, "nasıl daha iyi yaşarım?" sorusu üzerine şekillendirin efendim. Dünya her pisliğine rağmen yaşanmaya değer bir yer...
Nasıl ÖlünürEmile Zola · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202224,3bin okunma