·136 syf.····Okunma: 17 Mart 2023 16:11 Öncesinde ve sonrasında okuduğum birkaç olumsuz eleştiri pek de anlam veremediğim şekilde kitabın otobiyografik olmasıyla ilgiliydi. İnsanlar aynı atom bombası hikâyesinde olduğu gibi tarihin gördüğü bütün korkunç olayların onları salya sümük ağlatacak birer sanat eserine dönüşmesini istiyor. Bilemiyorum belki bir noktada buna da ihtiyaç duyuyor olabiliriz ama aynı zamanda sürekli bunlara maruz kalmak işin gerçek trajedisine karşı körleşmemize de sebep oluyor. Bu anlamda Nagasaki'nin Çanları'nı oldukça beğendim. Yalın, gerçek ve umutlu bir bakış açısı var. Bir şeyleri dramatikleştirmek için spesifik ögeler üzerinden ilerlemiyor. Gerek de yok aslında. Etrafına baktığında söylediği şeylerin tamamı bu korkunç trajedinin müthiş bir yansımasını oluşturuyor. Örneğin bir kısmında "Kafası olmayan bir bebeği sıkıca kucaklamış genç bir kadın koşturuyordu." diyor. Ama bunu okurken salya sümük ağlamak yerine korkunç bir farkındalık yaşıyorsunuz. Bu da aslında etrafınıza daha sağlıklı bakmanızı, yazarla birlikte yolunuza devam edebilmenizi sağlıyor. Pişen kabak ve patateslerin bahsi geçiyor mesela, ilk sayfalarda okurken üzülüyorsunuz yedikleri şeyin sadece kabak ve patates olmasına ama yolculuğun devamında "Kabak ve patatesin şahane kokan buharı da yayılmaya başladı." diyor yazar. Onunla birlikte bu farkındalığa sahip oluyorsunuz. Otobiyografik olması bu anlamda da şahane bence.