The Lost dizisinde sürekli brother diyen, bir adada yıllarca 108 dakikada bir tuşa basan Desmond adında bir karakter vardı. Charles Dickens’ın tüm romanlarını defalarca okumuş tek bir romanı kalmıştı.Romanı bantlarla kapatmıştı ve ölmeden önce okumak istediği son kitap olacaktı.Ölmeye yakın hissettiği bir zamanda bantları söküp kitabı açtı ve içinden sevgilisinin notu çıkmıştı, okuduktan sonra ölmekten vazgeçmişti.
Bu kısa betimlemeden sonra Charles Dickens’ı okumak böyle bir şey işte. Dönemi tüm çıplaklığıyla size hissettirip yaşanmışlık hissini verir ve yaşamaya başlarsınız yahut unuttuğunuz için yaşamayı tekrar hatırlatır. Kitap edebiyat tarihinin en iyi başlangıcını yapıyor: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık.Hem inanç devriydi hem de kuşku.Aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı.Hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu.” Girişi okurken günümüz Türkiye’nin özetini görür gibi oldum ben. Ruhban sınıfı, teokrasiye karşı ayaklanan halk devrimi gerçekleştirmişti umarım biz de kendi devrimimizi gerçekleştiririz.
Kitap Londra ve Paris şehirlerinde geçiyor, adı da buradan geliyor zaten. 1789 Fransız İhtilal’i öncesi ve sonrasında yaşanılanları arka plana alıp aşk,ihanet,kaos sarmalına takılarak anlatıyor. Özgürlük isteyen halkın aslında bunun sınırlarını da aşarak nasıl intikam duygusu ile rövanşist davrandığını görüyoruz. Özgürlük sınırları belli olduğunda anlamını tamamlıyor hep. İhtilal arka planında fedakarlığın en güzelini yaşatan Sdyney Carton. Bir ölüm en fazla ne kadar ölümsüz olabilir gösterdi bizlere. Sevdiğin ve çocuğunla mutlu isen bayan Lucie bu Carton sayesindedir. Doktor Manatte karakteri daha baskın olacak diye bekliyordum bu açıdan ters köşe etti kitap beni fakat bu üzmedi bilakis daha mutlu etti.
İlk sayfalarda sıkıldım, zorladım, bırakmadım. Sonlara doğru bitmesin istedim hiç. Zevkle okuduklarım arasında girdi bile.