Teknolojinin gelişimi, internetin hayatımıza girmesi ve hayatı hızlandırması, çağımızda teknolojik gelişmelerle birlikte insanların olaylara bakış açısının nasıl değiştiği ve bireyselliğin ön plana çıkışı genel hatlarıyla ele alınmıştır. Çünkü gelecekte bizi nasıl bir hayat bekliyor ve bu hayat için ne gibi uğraşlar içinde olmamız gerektiği oldukça önemlidir. Ayrıca Türkiye sanayi toplumuna tam olarak geçiş yapmadan çağa uyabilmek adına bilgi toplumuna geçmek zorunda kalmıştır. Bu konuda ne kadar başarılı olduğumuz tartışma konusudur tabii. Sebebi ise Türkiye’nin hikayesinin de oldukça karmaşık olmasıdır.
Türkiye son derece kozmopolit bir ülkedir. Birçok farklı etnik köken ve dini inanışa sahip toplumlar ülkemizde yaşamını sürdürmektedir. Bu sebeple ülkemizde ciddi anlamda kutuplaşmalar da mevcuttur. Bekir Ağırdır, bu sorunu özellikle “Kürt sorunu ve Sünni-alevi” ayrımı üzerinden ele almaktadır. Bu sorunlar ülkenin geçmişinden bu yana asla bitmiş değildir. Hatta yakın geçmişimizde kanlı olaylar bile mevcuttur. Sivas’taki Madımak Katliamı ve Kürtlerin PKK terör örgütü ile anılması ve bu örgütün Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı olan saldırgan eylemleri örnek olarak verilebilir. Hatta bu yüzden insanlar örgüt kelimesine olumsuz anlam yüklemiş haldedirler. Ağırdır da bu sorunları oldukça etkili bir şekilde ele almış ve sadece bu sorunları ortaya koymakla yetinmeyip çözüm önerileri de sunmuştur. Ağırdır’ın son derece umutlu bir yaklaşımı olduğunu söylemek de mümkündür. Çünkü bir yerde hâlâ hayat varsa orada umut da vardır.
Araştırma verilerine göre Türkiye’de demokrasiye olan inancın her ne kadar düştüğü görülse de bu demokrasinin yokluğunu toparlamak için çözüm önerileri vardır. Örneğin, iktidar sahipleri sadece yönetme kavramı çerçevesinde durmaktadırlar. Oysaki siyaset “yönetişim” kavramı etrafında şekillenirse demokrasiye bir adım daha yaklaşmış oluruz. Çünkü yönetişim başkalarıyla birlikte hareket etmek anlamına gelir ve bu sayede toplumda birlik ve beraberlik sağlanmış olur. Eğer ülkedeki kutuplaşmaların önüne geçemezsek kaos kaçınılmazdır. Ağırdır, bu kaosu anlatırken 20 yıllık AKP iktidarını da bol bol kaleme almıştır. İktidar, genelde muhafazakâr ve eğitim seviyesi düşük insanlar tarafından desteklenmekte ve seküler olup eğitimi yüksek olan bireyler tarafından destek görememektedir. Bu durum muhafazakârlar ve sekülerler arasında karşıtlık yaratmış ve ülke AKP yandaşı ve karşıtı olarak ikiye bölünmüştür. Ne yazık ki iktidar da bu karşıtlığı ortadan kaldırmak için herhangi bir girişimde bulunmamaktadır. Örneğin, ülkemizde ciddi sayıda Suriyeli mülteci var ve bu insanlar Türk toplumunun yaşam şekline uygun hareket etmiyor. Ağırdır’a göre bu insanların savaş durumundayken zor durumda kalması elbette doğru değildir ancak bu ülkede yaşayacaklarsa buna uygun bir politika izleyip ayak uydurmaları için girişimler olmalıdır. Burada da aslında biz sosyologlara görev düşmekte ancak ne yazık ki görmezden gelinmekteyiz. Sonuç olarak da zaten kozmopolit olan ülkemizde daha kendi içimizdeki Kürt sorununu çözememişken bir de mülteci sorunu ile baş başayız. Böylece Türkiye’nin kriz yönetimi konusunda ne kadar beceriksiz olduğunu da görüyoruz.
Ağırdır, yalnızca Türkiye’nin değil, tüm Dünya ülkelerinin küresel ve yerel meseleleri yönetebilecek kurum ve kurallardan yoksun olduğunu da bize aktarmaktadır. Ayrıca internet ve teknolojinin toplumun her kesimine ulaşabiliyor olması bilgiye olan erişimi güçlendirmiş ve insanların dünyada olup biten her şeyden haberdar olmasını sağlamıştır. Böylelikle insanların “farkındalık” düzeylerinin arttığını da söyleyebiliriz. Bu farkındalık sayesinde insanlar hiçbir olay karşısında kayıtsız kalmamaya başlamıştır. Ülkede olumsuz bir olay olduğunda sosyal medyanın gücünü kullanarak sanal bir direniş başlatmak son derece kolay hale gelmiştir. Yani direniş, devrim ve eleştirel yaklaşma sanal aleme taşınmış ve oldukça başarılı hale gelmiştir. Öğrenmek için artık okullara ve devletin eğitim hiyerarşisine ihtiyaç duymuyor insanlar (Ağırıdır, 2020:46). Ağırdır, tüm bunlara dayanarak bilme halinin sadece demokratikleşmeyi değil toplumlar arası etkileşimi de son derece güçlendirdiğini söylemektedir. Bu açıdan küreselleşmenin önemine dikkat çekilmektedir.
Tüm bunların yanı sıra adaletsizliğin arttığını da söylüyor yazar. ABD dahil tüm Batı ülkelerinde toplam servetin yarısının, nüfusun yüzde birinin elinde olduğu hesaplanıyor (Ağırdır, 2020:121). Yani her ne kadar küçük ve orta boy işletmeler artsa ve insanlar arası kısıtlama olmaksızın girişimcilik olsa dahi adaletsizliğin önüne geçilemiyor. Artık insanlar umutsuzluğa kapılırken “kısa yoldan parayı bulma” peşindeler. Böylece insanlar artık bir gelecek hikayesi kuramıyor veya bu hikâyeyi kurmayı unutur hale geldiler. Bu da ayrımcılık, nefret ve lümpenleşmenin önünü açan bir durumdur. Zaten devletler demokrasiden uzaklaştıkça her inanç, kimlik ve ideoloji kendi kabuğuna çekilmiştir. Bu içe kapanma giderek ötekileştirmeyi, şeytanlaştırmayı, nefret diline ve manevi şiddete sığınmayı ve asıl önemlisi yalnızlaşmayı üretiyor (Ağırdır, 2020:129). Demokrasi de artık hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür. Çünkü eski kalıplara sığmayan bir duruma gelmiştir. Bu durum siyasi partilerin öneminin kaybolmasına ve sivil toplum örgütlerinin yaygınlık kazanmasına yol açmıştır. Çünkü klasik siyasi partiler gençlerin gerçekten dert ettiği pek çok meseleyi, mesela çevreyi, kadın haklarını, ayrımcılığı, hatta eğitimi ikincil sorunlar olarak görüyor (Ağırdır, 2020:153). Yani toplum siyasetten umudunu kesmiştir. Yarın ne olacağını kestiremediğimiz bir çağda endişe, korku ve paranoya gibi duygulara da kapılıyoruz. Bu yüzden Bekir Ağırdır geleceğin bir hikayesi var mı? Yok mu? Gibi son derece önemli bir konu üzerinde uzun uzadıya durmaktadır. Eşitlik ve adalet gibi kavramların önemini yitirmeye başlamasıyla insanlar bırakın hayal kurmayı sadece hayatını sürdürme peşindedirler. Bununla birlikte eğitim de önemini yitirdi. Eğitim, bireylerin özgür düşünebilmesi ve hayata dair bir şeyler başarabilmesini sağlamaktan çıkıp iktidar yöneticilerinin istekleri doğrultusunda şekillenir hale geldi. Bununla da kalmayıp Türkiye’nin dört bir yanına açılan üniversiteler ile ön lisans ve lisans eğitimi almanın hiçbir ayrıcalığı kalmadı. Hâl böyle olunca da insanlar geleceğe dair umutla bakmayı bıraktılar.
Ağırdır, bu sorunlardan bahsederken “ne yapmalı?” değil, “nasıl yapmalı?” sorusunda odaklanmamız gerektiğini söyler. Ona göre öncelikle geleceğin hikayesini bilim belirlemekte ve bu yüzden somut delillerle bize veriler sunan bilimden kopmamalı ve bilimin değişkenliğini kaçırmadan onun peşinden gitmeliyiz. Toplum içindeki kutuplaşmaların önüne geçmek için münakaşa ve münazara yerine “müzakere” yolundan gitmek de gerekir. Çünkü siyasi liderler asla uzlaşma peşinde değil ve yalnızca kendi doğru bildiklerini kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu düşünce yapısından kurtulmak öncelikli şartlardandır. Ağırdır, eserin son bölümlerinde particiliğe hapsolmayan bir siyaset anlayışının geleceğin hikayesini yazabileceğini söyler (Ağırdır, 2020:343).
Kısaca geleceğin hikayesi vicdanlardan, demokrasiden, yeni kalifiye insandan ve dayanışmacılıktan doğacaktır. Eğer tüm bunları başarabilirsek gelecek adına umutla bakmaya başlayabiliriz. Önemli olan sorunları fark edip o sorunlarla baş edebilecek fikirler üretmektir. Toplumdaki kutuplaşmadan, cehaletten ve demokrasi eksikliğinden kurtulup güvenli ve adaletli bir geleceğin tek yolu mücadele etmektir.