Fellini'nin 1973'te beyazperdede sahnelenen filmi Amarcord (a m'arcord) yani hatıralarım, hatırladıklarım; çocukluktan gençlğe doğru giden birinin gözünden yaşadıklarını anlatır. 1930 yılların İtalya'sında yaşadığı samimi insan ilişkilerinin yanında faşist Musollini iktidarını ve İkinci Dünya Savaşı öncesindeki toplumsal çatışmaların doğuşunu da anlatır bize Amarcord.
Naim Kandemir'in Benim Amarcord'um kitabı ise bu coğrafyayı bu ülkeye taşır. Yetmişli yıllardır söz konusu yıllar. Doğduğunda öldü sanılan, selası verilen ama sonra hayata ağlamalarıyla tutunan Tokur'un gözünden çocukluktan gençliğine giden yıllarda; sıcacık mahalle ilişkilerini, bir arasta etrafında toplanan esnafları, çocuk denilince olmazsa olmaz yaramazlıkları ve konu komşu ilişkileri anlatılır.
Tokur gördüklerinden gördüklerimiz bize sımsıcak bir ortam yaratır. Minik, eğlenceli düzenbazlıkları, mahallece çok sevilen köpeğe cenaze töreni düzenlenmesi, o yılların sinemasında film arasına sıkıştırılan yetişkin içerikler, sirk gösterileri, vaazlar, yeşilçam tadında mübalağalar, Şener Şen'den izlediğimiz Vecihi karakterine şapka çıkartacak pilotlar...ama bu sıcaklık, bu neşe her zaman olduğu gibi gölgelenecektir. Yetmişli yıllar. Radyodan ajansın verdiği haberler, ülkeye kara bulutların geldiğini, geleceğini söyler. Mahir katledilmiş, Deniz, Hüseyin ve Yusuf idam edilmiştir. Hatta Ayşe tatile çıkarılmıştır(Kıbrıs harekatı).
Tokur'un gözünden bakınca bu dünyadan çıkmak istemiyor insan. Onun saf, masum, çocuk aklıyla kalmak istiyor. Gençliğine mahalle arkadaşlarının görmüşlükleri ile ilerleyen bir çocuk olmak istiyor. Tüm fırlamalıklarıyla, ayıp ve günah sayılanlarla.