İnsanlar görüşlerine ilişkin kitapları okumuyorlar. Kur’an olsun, Nutuk olsun, Kavgam olsun, Manifesto olsun; okumuyorlar. Ancak harıl harıl da savunup kafa şişirebiliyorlar. Ne zaman biri kafamı şişirse gider, sırf sus diyebilmek adına olsun, kitabına bir göz atarım. En son kafamı şişiren kişi bir ülkücü oldu ve şimdi de buradayım. Kendi görüşümü daha sonra belirtirim ama ütopyalara inanmıyorum. Komünistleri insancıl ancak saf, milliyetçileri de hayâlperest ve kötümser buluyorum. Bununla birlikte yine de bir inceleme yazma gereği duydum. Bu kitapta da Alparslan Türkeş’in belirlemiş olduğu kadarınca milliyetçi hareketin 9 kıstasına yer verilmiş.
İlk olarak milliyetçilik geliyor. Tamam, güzel. Bariz. Herkes kendi derdinde iken biz kendi derdimizde olmazsak kurda kuşa yem oluruz ve kendimizi saymaz isek de muvaffak olamayız, diyor. Katılıyorum. Fakat sonra yapılacak her şeyin Türk geleneğine, Türk ruhuna, Türk özelliğine bağlı olması gerekir, diyor. Niçin? İnsanlığın geri kalanı bir şeyi bizden iyi yapmışsa, onu almayalım mı mesela? Ya da uyarlayalım mı? Nasıl uyarlayacağız? Türk ruhu ne? Böylesi açık bırakılan noktalar, günümüzde de MHP’yi mesela “milliyetçiliği ayaklar altına almış olan” AKP gibi oluşumların eksenine itebiliyor. HÜDAPAR’ın içinde bulunduğu bir ittifakta yer almak Türk geleneğine pek mi uygun düşüyor? Neyse.
İkinci olarak ülkücülükten bahsedilmiş. Burada da diyor ki; önce kendimize yardımcı olmadan başkalarına yardımcı olamayız ki zaten kendine yardımcı olmayan başkalarına da yardımcı olmaktan aciz kalacaktır. Yine doğru. Ülkücülük ise, tanımı itibariyle, en kısa yoldan muasır medeniyetler seviyesine çıkmak imiş. Bunu Atatürk de demişti, ancak zaten 100 senedir de beceremediğimiz o değil mi? Belki ordu ya da polis bizi dövmeyi bıraksa veya bizler birbirimizi dövmeye son vermiş olsak yapabilirdik de, kim bilir? Ama burada liyakâtten, imkân eşitliğinden falan da bahsedilmiş. Bunu ise sadece “Türküm” diyecek olanlar için gerçekleştirmekten dem vurulmuş. Yani… Beş bin ton ırktan insan var burada. Tutup da bunlara Türküm dedirtince biraz küçük düşürmek, bu sefer onların geleneklerini hor görmek olmayacak mı? Uygulamada zaten MHP’nin böyle bir çeşitliliğe önem veren eşitlik amacı güttüğünü sanmıyorum. Metinde muğlak olan, eylemde aksini yaratıyor. Çoğu insanın siyasi oluşumlara entelektüel neticelerle değil, barbarca hırslarla ya da linç istençleri ile katıldığını unutmamalı. Böyle ucu açık cümlelerin manifestolarda yeri yok.
Üçüncüsü, ahlâkçılık. Dünyanın en sündürülebilir lafı. Ahlâkçılık olan yerde ahlâk olmaz. Buradaki ahlâk da yine “Türk” olan türevine dayandırılmış. Tamam, ama Türk ahlâkı ne? Türk gelenekleri, Türk ruhu… Şeriat mı? Şamanizm mi? Açık konuşayım: Ben sokakta kadın görebilmek ve rahatsız etmeden de olsa bacağına falan bakabilmek, elimde bira ile deniz kenarında rahatça oturup dalgaları dinleyebilmek isterim arkadaş. Bu İslam ahlâkında yok, biliyorum. Türk ahlâkında var mı, şu an bile emin değilim. Ancak şayet ki böylesi bir hürriyet o ahlâk içerisinde yok ise de gidin kendi kafanızı, kendi alanınızda yaşayın, derim. Ahlâk… İnsan tarafından ifade edilince her türlüsüyle korkunç bir düşünce oluyor ahlâk.
Dört, toplumculuk. Hiçbir sorun yok. Özel teşebbüsün muhafazası, zaten malûm. Küçük sermayenin birleştirilerek büyük işlere yöneltilmesi de iyi. Ancak, sanatı toplum için kullanacağız, denildiği zaman orada bir durup düşünmek lâzım. Bu iş sanatçıların kara listelere alınmasından, iktidar sansürüne ve beyin yıkar nitelikte propagandanın servis edilmesine kadar uzayacak devasa bir muammalar listesi doğurur. Bugün de aynısını başkalarının elinden tecrübe ediyoruz zaten. Kısaca, devlet tahakkümünde sanat olmaz.
İlimcilik. Peşin hüküm vermemek, incelemek, bilimsel yaklaşım. Katılınmayacak bir durum yok.
Altı, hürriyetçilik. Birleşmiş Milletler Anayasası esas alınmalı, diyor. Keşke.
Yedinci olarak, köycülük. Köyleri ünite ünite bölelim; mesela 10 köy, 1 köy ünitesi olsun ki rahat kaynak ayırabilelim, deniliyor. Meşhur toprak reformunun yapılması gereksinimi aktarılıyor. Miras yoluyla kalan topraklar bölündüğü için işlenilmesi zor oluyor, biz buna kooperatifçilikle mani olalım ve kimse de işleyemeyeceği kadar fazla toprağa sahip olamasın, denilmiş. Üzülerek söylüyorum, adil değil biliyorum ve 5 metrekare toprağım da yok fakat yine de diyorum ki, olmaz öyle şey.
Sekizinci olarak gelişmecilik ile halkçılık aktarılmış. Halkçılık kısmında işte halka tepeden bakmayalım, her şeyi halk için yapalım vesaire falan fıstık. Olur, öyle yapalım. Gelişmecilik kısmında ise gelişelim ama Türk gibi gelişelim denilmiş. Tamam; II. Mahmud sarığı, Atatürk fesi kaldırınca da gelişemiyoruz ama hayatımda bir kez olsun bir fabrikaya bakıp, “Ulan ne güzel fabrika. Şuna bak ya, TÜRK GİBİ BİR FABRİKA!” diyerek zeybek oynamaya başladığımı da hatırlamıyorum. Nitekim Türkeş de yazmış zaten, Osmanlı 1700’lerin sonu ile 1800’lerin başı itibariyle yaşayan bir ölü oldu diye ama yine de öylesi Türk gibi gelişiliniyorsa da buyrun tabi, gelişin. Yahu hatta aslında, yeter ki gelişin de artık nasıl gelişirseniz gelişin ya.
Dokuzuncu kıstas olan endüstricilik ve teknikçilik, keza yine bununla ilgili, eklenecek çıkarılacak veya eleştirilecek bir husus göremiyorum.
Bunların ardından başlıksız bir bölüm geliyor. Kapitalizm ferdi, komünizm sınıfı esas alır; biz milleti esas alacağız, diyor. Kulağa biraz nasyonel sosyalizm gibi geliyor ama o kadarını bilemem. Türkçeden başka dil konuşulmayacak diyor, katılmıyorum. Irkçı değiliz diyor, sanmıyorum. Daha çok ulusalcı Türkçülükten bahsediliyor ama sonra da Oğuz destanı, Bozkurt, Ergenekon vs. övülüyör. E, bunlar ırksal olarak Türk mitleri değil mi? Bunlarla ilgisi alâkası olmayan ama mesela ülkenin vatandaşı olan bir Ermeni, bunlara karşı aynı hissiyatı nasıl taşıyabilir ki? Bunlar övülmemeli demiyorum ama temelinde, yapı taşları olarak bunların bulunduğu bir devlet düzeni kurulduğu takdirde elbet ki birileri dışlanacaktır. Daha sonra uygulanması tasarlanmış olan bazı tutarlı, bazı tutarsız hükûmet politikalarından bahsedilmiş. Sendikalar ile ilgili olan kısım bana (önerildiği gibi tek olması dışında) mantıklı geldi. Sonra bir, “Sevgili Bozkurtlar!” diyerek harekete geçme çağrısı geliyor ve söz konusu bu bölüm bitiyor.
Ardından Dokuz Işık açısından “Bazı Meseleler” diye bir bölüm var. Burada komünistlerden ve anarşistlerden dem vurulmuş. Millî bir iktisat politikası lâzım, denilmiş. Tarım Kentleri kurulmalıymış. Her ne kadar Marksist türevi ile ayrıldığı yerler belirtilmiş olsa da Mao mezarında pis pis sırıtmış olsa gerek. Hitler ile Mussolini eleştirilmiş; sonra bizim düzen farklı, bir kere İslam inancı ve Türk şuuru temelinde olacak denilmiş. Peki Başbuğ’um, olsun. Bununla birlikte eğitimin de daha millî olması gerekliymiş. Benim hatırladığım kadarıyla yeterince millî idi zaten. Şimdi de muhtemel ki İslamcıdır. Ama kimse çıkıp beden dili öğretmedi mesela, para yönetimini ele alan olmadı. Bence, öyle ya da böyle, endoktrinasyon yerine işe yarayan şeyler anlatılsa daha iyiydi. İki üniversite ve bir tezli yüksek lisans mezunuyum. Keşke sanayiye gitseymişim, diyorum arada. Yalan değil, hatta gerekirse buna “ant” içebilirim.
Bunları takiben Dokuz Işıkçı “Dünya Görüşü” diye bir bölüm var. Sömürgecilik üzerine bariz bir tespit, kültür savaşına karşı milliyetçilik önerisi, sınıfçı sistemlerin eleştirilmesi vesaire. Pek de yorum gerektirecek bir kısım değil.
Daha sonra da Dokuz Işık çerçevesinde “İş Düzeni” aktarılmış. Grev hakkının sınırlandırılmaması gerektiğine (doğru), tarım ile işçiliği konu edinen kanun tasarılarına yer verilmiş. İşçilerin, iş yeri kârlarına ortak edilmesi ilginç bir fikir. Tek sendika düşüncesi ise sakat olabilir, hızlıca mümkün mertebe yozlaşma ihtimâli doğurur.
En nihayetinde de Alparslan Türkeş’in bazı konuşmalarına yer verilerek kitap sonlandırılmış. Ben burada koca bir nesli gaza getirecek kadar bir içerik bulabilmiş değilim ama demek ki insan önce gaza gelmek istiyor ve sebebini daha sonra buluyor. Hangi satırda eşitlikçi bir fikirden bahsedilmişse, günümüzdeki uygulamaları (tıpkı komünizmde olduğu gibi), fiilen aksi bir durumun, metin adına ve de metne rağmen yaratılabileceğini gösteriyor. Çünkü insan, işte, en nihayetinde yine insan. Kendi adıma ise şahsen ben liberterim. Negatif özgürlükçüyüm. İdeolojilerinizi alın ve beni rahat bırakın itikadına dahilim. Vergi vermek istemiyorum ve bendeniz üstü tirandır. Nacizane fikrim: İnsanlar öncelikle birey olur, daha sonra da şayet arzu ederlerse bir topluluk seçer ve katılırlar. Ancak tüm bu ideolojiler (hep yapmış oldukları gibi) bizleri henüz birer birey olmamışken kendi saflarına devşirmenin peşindeler. Neticesi de işte, malûm, “The boys in Ankara did it.”