İlk olarak Selim Erdoğan hakkında bütün hüsnüzanımı bir kenara bırakarak okumaya başladım. Sevgili hocamıza, harp tarihi ve coğrafyası üzerine olan hayranlığımı bastırarak sadece ilk eserini icra etmiş acemi bir romancı gözüyle sayfaları çevirmeye başladım.
Lakin son sayfaya kadar tesiri altında kaldığım muazzam bir üslup ve kurgu ile karşılaştım. Haklı sitayişlerimi burada sonlandırarak kitaba geçmek istiyorum. Çünkü kitabı okumaya başladığımdan beri etrafımda denk geldiğim herkese kitaptan bir şeyler anlatmayı huy haline getirdim.
Baş karakterimiz Binbaşı Ahmet Muhtar (ismini anarken doğru telaffuz etmenizi tavsiye ederim) İngiliz istihbaratının da aktardığı üzere sosyolojik bir vaka. Bir zamanların en sıkı Envercilerinden, en azılı barut öksürenlerden.
Lakin kaybedilmiş harbin çeşitli coğrafyalarda kendisine yaşattıklarından sonra bütün bu duygularla arasına derin bir hendek kazar. Artık tek düşüncesi kesesi olmuş, hatta vatan için çabalayanlar subayları da alaycı bir dille eleştirmekten geri kalmayacaktır.
Gerçi Kut Kahramanı Halil Paşa’ya Anadolu bozkırında yaptığı refakat birtakım hislerin bir nebze olsun geri gelmesine yardımcı olur. Fakat Payitaht’a döndüğünde Henri’lerin Herr’lerin arasında bir kuyruğa basmama yarışında bulur kendisini.
Bütün bu hengâme içerisinde en yorgun gecelerine bütün albenisiyle eşlik eden Yvette ve hafiye yükünü sırtlamasına nefis şivesiyle yardım eden Köselerin Sadık, kitabımızın güzide yan karakterlerinden.
Bugünün tarihsel roman yazımında Kemal Tahir’i bir numara kabul ediyorsak ben Selim Erdoğan’ı ikinci sıraya hiç düşünmeden yerleştiririm. Çünkü düşünürsem Kemal Tahir’i yerinden etme ihtimalim oldukça yüksek.