372 syf.
·9 günde·7/10
Kitap 2. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Almanların Rusya’dan çekilmesiyle başlıyor. Kayıplar ağır ancak hiç kimse savaşın çoktan kaybedildiğini söyleme cesaretini gösteremez, zira böyle bir şey vatana ihanet olarak algılanır. 2 yıllık bir cephe hayatından sonra Graber Almanya’ya izne gönderiliyor. Graber, 1. Dünya Savaşı sırasında doğmuş, enflasyon yıllarında büyümüş, Hitler Almanyası’na inanmış ve 2. Dünya Savaşı’na katılmış bir erdir. Ancak Graber’in memleketinde gördükleri cepheden farksızdır. Her baktığı yerde bombalanmış şehirler, yıkılmış binalar, ölmüş, kayıp (buna ailesi de dâhil) aç ve sefil bir sürü görür. Nazi doktrinleriyle büyümüş bu asker işte o anda her şeyin farkına varır. Nasıl kandırıldıklarını anlar. Bunu kendilerine yapanlara kızmaz, hatta onları haklı görür. Ben nasıl ki Rusya’da Rus öldürüyorsam onlar da aynı şekilde bize karşılık veriyor diye düşünür. Gelinen bu noktada kendisinin bir Nazi olmasından dolayı ne derece suçlu olup olmadığını merak eder ve bundan dolayı vicdanıyla derin bir hesaplaşmaya girişir. Savaş, ideolojiler ve vatandaşlık ya da ulusal çıkarlar hakkında değil, sivil yaşama dönmeye ve savaşı sonlandırmaya can atan askerler hakkında. Bu iddianın ne kadar doğru olduğunu Graber sayesinde anlıyoruz.

Nazilerin Almanya’ya verdiği zarar kitabın ana temasını oluşturuyor. Naziler dehşeti 1939’dan beri pek çok ülkeye taşıdı, şimdi itilaf güçleri aynı dehşeti Alman şehirlerine getirdi. Nazi baskısı komşuyu komşuya, kardeşi kardeşe, askeri askere düşman etmiştir. Kimsenin söz söyleme hakkı yoktur, kimse Hitler’i eleştiremez ya da hiç kimse herhangi bir konuda yorum yapamaz. Alman askerleri bile itilaf güçleri kadar Nazilerden nefret eder, hatta daha fazla nefret eder. Tüm bunların içinde romanda bir de aşk var. Tabii ki acıklı ama duygusal olmayan bir aşk hikâyesi. Graber hayatının en güzel yıllarını o iki haftalık izni sırasında geçiriyor.

Vakti zamanında bu kitap Almanya’da yasaklandı. Yakın zamana kadar İngilizce ve Almanca baskıları farklıydı. Remarque kitabı 1954’te yayımladı ancak bazı yerleri ve üslubunu tümüyle değiştirmek zorunda kaldı ve hatta bazı kısımları da sildi. 50’li yıllara Almanya’da hiç kimse askerlerin suçlu olmasından ziyade onların bir katil olduğu gerçeğini düşünmek istemiyordu. Yazar bu değişikliklerden hiç hoşnut değildi ama kitabın yayımlanmasını çok istediği için buna mecbur kaldı. Yazarın bizzat kendisi de Douglas Sirk’ün yönettiği “A Time To Love and A Time To Die” (Sevmek Zamanı Ölmek Zamanı, 1958) filmde kısa da olsa birkaç sahnede görünmüştü. Bu filmin Türkçe altyazısını çeviren ekibin içinde yer almak da benim için büyük bir mutluluktu. 2. Dünya Savaşı’nı Alman askerlerinin ve halkının bakış açısından anlatan ender kitaplardan biri. 2. Dünya Savaşı’na meraklı okurlar için güzel bir eser.