HEKATON’LA SON TANGO
Mustafa MERTER
Hepimizin bildiği üzere son yüzyılda giderek artan bir cinsiyet meselesi her yanımızı sarmış bulunuyor. Kadın-erkek eşitliği söylemi üzerinden pembe bir masal olarak başlayan bu akım, amacından saparak toplumu cinsiyetsizleştirmeye doğru ilerliyor. Mustafa Merter ise eserinde bu tehlikeye dikkatleri çekiyor. Kitabının bölümlerinde bu cinsiyetsiz toplum fikrinin hangi mecralar üzerinden bizlere “normal gösterilmeye” çalışıldığını ele alıyor.
Öncelikle, insanlığın kadim terbiye sistemlerinin bir bir çökertildiği, “gününü gün et”, “elinden geldiğince çok şeyi deneyimle”, “her şeyin ölçüsü sensin” gibi sloganlarla birey merkezli öznel ahlaki sistemlerin üretildiğini, dolayısıyla insanlığın yüzyıllardır itibar ettiği geleneklerin, ahlaki sistemin köklerine ilk dinamitlerin koyulduğu anlatılıyor. Burada yazarın haklı sitemlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Zira, post-modern felsefi akımların insanlığa öğütlediği şeylerin başında “özgürlük” söylemi yer alıyor. İnsanlara hayatlarına dair istedikleri her seçimi yapabilecekleri, hatta dilerlerse cinsiyetlerini dahi değiştirebilecekleri söyleniyor.
Yazar, yeni bireysel ahlaki sistemlerle birlikte, kadının da toplum içerisindeki konumunun bulanıklaştırıldığını söyler. Kadınların, feminizm gibi içi tamamen boşaltılmış, eşitlik ve özgürlük adı altında kadınları maskülen hale getirme gibi bir projeye gözü kapalı destek verdiklerini söyler. Feminizm, içinde çok ciddi tehlikeler barındıran, uzaktan herkese dahiyane görünen bir Truva atıdır. Bu tehlikelerin başında ise LGBTI+ (bu artının nereye kadar uzayacağı meçhuldür.) gelmektedir. Yazar, bu gruba mensup birçok danışan ile terapi yapmıştır ve bu insanlara dair birçok araştırması da vardır. Ulaştığı sonuçları bizlerle paylaşan Merter, özellikle trans bireylerin yaşam tarzlarının insan sağlığını tehdit ettiğini, ölümcül virüslerin bu yollarla ciddi şekilde yayıldığından bahsetmektedir. Ayrıca, insan fıtratına aykırı olan bu sapkınlıkların, psikolojik birçok rahatsızlığı da beraberinde getirdiğini söylemektedir.
Bu grubun, pedofili gibi daha da kötü olan, hiçbir aklıselim insanın kabullenemeyeceği, mide bulandırıcı hastalıkları da söz konusu + işaretinin devamında zikrettiği söylenebilir. Yazarın, dikkat çekmek istediği esas nokta bu tarz sapkınlıkların, insanların doyumsuz zevk arayışının bir sonucu olduğudur. Ayrıca bu tarz eğilimler, psikolojik ve fizyolojik olarak tedavi edilebilirdir. Yazarın kitap içerisinde sunduğu gayet inandırıcı delilleri göz önüne alırsak, git gide popülerleşen “you born this way” (bu şekilde doğdun) gibi söylemlerin asılsız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
LGBTI+ sapkınlığına yönelik bu tarz aleyhte araştırmaların gün yüzüne çıkarılmadığı hatta bu yönde araştırma yapanların, homofobik diye yaftalandığı bir çağda yaşıyoruz. Halbuki dünya üzerindeki en yaygın dinlerin akidelerinde bu tarz yönelimlerin din dışı sayıldığını bilmekteyiz. Bu tarz insanların hiçbir kutsalı olmadığı gibi, kutsalı olan insanlara da türlü yakıştırmalar yapmaktan geri durmazlar. Ellerinde, medya, politika gibi temel hüçleri bulunduran bu grubun üyeleri, kendileri aleyhindeki gerçeklerin ortaya çıkarılmasını ellerinden gelen her şekilde engellemeye çalışırlar.
Hitap ettikleri kitlenin yaş aralığını git gide düşüren bu gözü dönmüş grup, çocuklar için hazırlanmış çizgi filmlere bile kendilerine ait bir işaret koyarlar. Hatta daha da ileri giderek, aynı cinsten bireylerin evlendiği sahneler bile oluştururlar. Bu insanların, hakikate kulak tıkamış oldukları bir gerçektir. Bizim yapmamız gereken şey ise, kendimizi ve neslimizi nasıl koruyabileceğimize dair çözümler bulmaktır.
Merter, kitabın son bölümünü bu soruya cevap bulmaya ayırır. Okuyucularına, bu tarz bir medya tiranlığından nasıl kurtulabileceğinin yollarını sunar. Bu sapkınlığın boyutlarını, tehlikesini, esaslı bir şekilde görmek ve anlamak isteyen, insanlık “onuruna” sahip herkesin bu kitabı okuması gerektiğini düşünüyorum.