·800 syf.····Okunma: 14 Temmuz 2024 11:12 Bu kitap canımı beğendim mi beğenmedim mi anlayamayacağım kadar acıttı. Ama her halükarda çok güzel yazılmış olduğunu söyleyebilirim. Dördüncü kitapta beğenemediğim birçok karakterin karakter gelişimi bu kitapta oluyor. Bu kitaptan önce Lyria, Lysander ve hatta Ephraim benim için karakteri çok oturmamış karakterlerdi. Fakat bu kitabın sonunda hepsiyle ilgili net görüşlerim vardı.
Genel olarak kitap güç dengelerinin çok ciddi değiştiği bir kitaptı. Şu ana kadar alıştığımız müttefiklikler değişiyor ve düşmanlar da aynı şekilde. İsmini duyduktan sonra kitaptan beklentilerim çok farklıydı dürüst olmak gerekirse ama şimdi daha çok “Dark Age’in başlangıcı” kitabı gibi hissettirdi. Kitap (benim için) serinin diğer kitaplarından çok daha karanlıktı. Kitabı okurken her bölüm başı durmak zorunda olduğum oldu, yaşanan bazı şeyleri sindiremedim. Bir yerden sonra keyif almadığım halde devam etmekten kendimi alıkoyamadığım bir kitaba dönüşüverdi. Günlük bir iki bölüm okuyabilecek güce sahip olup, sonra bir de yastığa başımı koyup kitabı düşündüğüm zamanlar oldu. Biraz abartılı duyulduğunu biliyorum ama on altı yaşından beri takip ettiğim bir seri ve güç dengelerinin değişiş biçimi beni fazlasıyla ürküttü.
Düşüncelerimi özetlemek gerekirse yavaş başlayan ama güzel ilerleyen bir kitaptı. Lakin beni içine soktuğu şoklardan dolayı Lightbringer’a başlamadan önce şöyle uzun bir süre, en azından birkaç hafta, beklerim diyorum.
Buradan sonra bir de “SPOILER”lı inceleme yapacağım. Kitabı okumadıysanız okumayın lütfen.
Umarım Lysander’a olan nefretim normaldir ve Pierce bunu zaten planlamıştır. Aksi takdirde, eğer Lysander’e en ufak bir sempati duymam gerekiyorduysa, duymadım. Şu noktada öldüğü gün şampanyamı yudumlayacağımı söyleyebilecek bir raddeye geldi nefretim ve hayır tek sebebi Cassius’a olan aşkım değil. Sahip olduğu “Mind’s Eye”a rağmen Lysander’ın kör (ve ırkçı) bir velet olduğuna inanıyorum. Duygusuz, taht şehveti duymayan biri olduğuna kitabın başında ben bile inandım çünkü onun ağzından okuyoruz. Ama bir noktadan sonra kendi hareketlerini kendine bile açıklamayı başaramadı. Hani neden başlangıçta Ajax’a niyetini düzgünce açıklayamadın? Neden hiçbir noktada savaştan geriye kalmaya çalışmadın? Evet, Praetorianlar Lysander’ın isteği dışında onun çevresinde toplandı ama şöyle zeki böyle zeki diye tanıtılan bu çocuğun durumu çok daha iyi yönetebileceğini düşünüyorum. Resmen varis oluşunu kullanarak birkaç gün içinde yükseldi, büyük bir parçası olmaması gereken, kendine ait olmayan bir savaşta bir anda destansı bir yer edindi. Üstelik tüm bunların üstüne gidip Atalantia’ya evlenme teklifi etti. Ve o noktaya kadar hala “onurun tamamen yok olduğuna inanmayan/bozulmamış, Octavia’nın zehirleyemediği kişi” falan deniyordu ama ben bir saniye bile o kişiyi göremedim. Lysander’ın amacını ya anlayamıyorum ya da yok. Düzenden bahsediyor ama ittifak kurduğu kişiler Atalantia ve (kitabın sonunda) Apollonius. Apollonius’la ittifak kuran herhangi birinin barış yanlısı olduğunu iddia edememesi lazım (Evet Darrow da geçen kitap kurmuştu ama bir Darrow zaten barış yanlısı değil, iki kalkıp Apollonius’a gelecek vaat etmemişti.)
Ha ayrıca, Lysander’ın Rhone’u Dux ilan etmesi “benim de siyahi arkadaşlarım var” tarzı yapılmış, takıldığı insanların Fear Knight ve Atalantia olduğu düşünülünce hiç ciddiye alınmaması gereken bir hareketti. Ama muhtemelen bir sonraki kitap göreceğiz ki halk bunu yemiş olacak. Gerçekten mi? Bir gün sonrasında Atalantia gibi bir “Gold supremacist”e evlenme teklif edince o hareketin bir anlamı kalıyorsa bu halkın beynini sorgularım:D
Ve Atalantia… Bu kitapta cidden zaman ayrılmamış. Geçen kitabın sonundan sonra mükemmel bir canavar ile tanıştırılacağımı düşünüyordum. Ensest hariç hiçbir canavarlığını göremedim. Atalantia’nın gözümüzde biraz daha büyütülmesi gerektiğine inanıyorum çünkü Ash Lord’un adı altında üç senedir yönetim yapıyor olması falan lazım. Ama Atalantia’nın beni korkutmayı başardığı tek sahne Ajax’le yattığını öğrendiğim sahneydi. Daha güzel yazılabilirdi. Bu sırada beni gerçekten korkutmayı başaran karakter Volsung Fá oldu. Sefi’ye yaptıkları esnasında ve Ephraim’in son sahnesinde gerçekten donakaldım, kitaba bakasım gelmedi. Ki Ephraim’i bu kitapta yeni yeni sevmeye başlamıştım.
Bu kitapta sevmeyi öğrendiğim diğer karakterler de Lyria ve Victra. Lyria geçen kitap bana aşırı karaktersiz gelirken bu kitapta gözümde karakteri oluştu. Özellikle şu çocukları Harmony’nin elinden kurtardığı sahnelerden çok keyif aldım ve Victra ile olan ilişkisi de benim için çok duygusaldı. Figment olayını biraz saçma bulsam da serinin ilerleyen noktalarında umarım güzel bir açıklaması olacak.
Victra’yı Victra’yla tanıştığımız günden beri sevemiyordum. Nedeni ta on iki sene önce Darrow’u öpmesi bile olabilir hiç hatırlamıyorum. Ama bu kitapta Victra favorilerimdendi. Ulysses’i doğurduğu sahne ve saatler içinde kaybedişi beni derinden etkiledi. Pax’a verdiği değer Virginia’nın Electra’ya verdiği değerden katbekat yüksek ve bu Victra’yla ilgili çok şey söylüyor.
Virginia konusunda kafam biraz karışık. Kesinlikle favori karakterlerimden biri, her zaman çok sevmişimdir. Hatta Dark Age’de onun ağzından da bölümler okuyacağımızı öğrenince çok heyecanlanmıştım. Pierce Brown’un Virginia’nın ağzından yazmakta zorlandığını söylediğini biliyorum ve bence zorlandığı da belli oluyordu. Duygusuz bir kadın mı yoksa ailesini seven bir kadın mı konuşuyor anlayamadım çoğu sahnede. Evet, Virginia’yı üstün zekasından dolayı seviyoruz ama bazı sahnelerde “kocamı özledim”lere başladığında çok da hissedemedim özlediğini. Ve bir noktada “bu kadın koskoca Sovereign olarak ne yapıyor?” diye sorgulamaya başladım çünkü kocasını kurtaramadı, çocuklarını kurtaramadı, Sevro’yu kurtaramadı. Bu yeni Adrius’la olan iletişimi ve o sahneler güzeldi ama onun haricinde pek emin değilim. Umarım sonraki kitaplarda çok daha güçlü bir Virginia görürüz.
Ha mesela Darrow da bu kitapta çok bir şey başardı denemez ama ben zaten onun sahneden biraz çekilmesini istiyordum. Her şey çok fazla etrafında döndü. Yobaz bir biçimde Darrow’un tarafını tutmama rağmen söylüyorum bunları. Bir süre düşüp ileride tekrar yükselmesini izlemek biraz daha Darrow’luk olur. Önce tanıtılan yeni düşmanlardan korkmamız gerekiyor çünkü.
Ve gelelim benim için en güzel kısma. Cassius, bir gün bile şüphe duymadığım şekilde, hayatta. Hehe. Ve yine Darrow’u kılpayı kurtardı. Bilmiyorum, Sevro’nun veya Cassius’un Darrow’u böyle son anda kurtarması bende nostaljik bir şeyler yaratıyor ve okumayı hep çok seviyorum. Bu sefer o kadar abartılı yazılmamıştı maalesef, çok kısa bir sahneydi ve aslında kitabın büyük bir çoğunluğunda Cassius’u beklemiştim de. Ama bir yerde artık o kadar yıkılmış haldeydim ki Cassius’un gelebileceği ihtimalini bile unutmuş, depresif depresif okumaya devam ediyordum. O yüzden Cassius’un dönüşü beni iyi yakaladı.
Evet yine susamayıp biraz uzattım. Kısacası güç dengeleri değişirken benim sevip sevmediğim karakterler de değişti. Umarım Lightbringer bu kitap kadar güzel ama daha aydınlık olur.