Puan vermedi·193 syf.··
Beğendi
·
2024 165. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 31 Temmuz 2024 19:16
Atatürk hakkında en temel bilgiler, evet. Öncelikle kitap Atatürk’ün soyunun araştırılabilmesi nedeniyle Rumeli’nin fethi ve Türkleştirilmesini anlatmakla başlıyor. Sonrasında Atatürk’ün anne ve baba tarafından soyunu inceliyor. Doğumu, kardeşleri, öğrenim hayatı( iyi-kötü Atatürk’ü etkileyen insanlar hakkında, okullara girişi, tüm dersleri, dersleri kaç puanla geçtiği, sınıfı kaçıncı olarak bitirdiğine dair bilgiler) olarak da devam ediyor ve bitiyor. Atatürk 1881 ( Rumi 1296) yılında Selanik Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesinde doğmuştur. Atatürk’ün 1881 yılının 1 Ocak ile 12 Mart tarihleri arasındaki bir günde doğduğu düşünülüyor. Annesi Zübeyde Hanım, Atatürk’ü erbain soğuklarında doğurduğunu söylemiş. Erbain soğukları da 22 Aralıktan 31 Ocağa kadar süren 40 günlük, kışın en soğuk günlerinde esen şiddetli rüzgarlar için kullanılır. Bu durumda 1 Ocak ile 12 Mart olasılığı Rumi 23 Kanunuevvel 1296 doğum tarihi miladi 4 Ocak 1881 Salı gününe tekabül eder. Atatürk’ün babası kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendidir. Baba tarafından dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi, annesi tarafından dedesi Sofuzade Feyzullah Efendidir. Atatürkün soyu, hem anne hem baba tarafından Rumeli’nin fethinden sonra buraların Türkleştirilmesi için Anadolu’dan göçürülerek iskan edilen Yörükler veya Türkmenlere dayanır. Prof. Dr. Tayyip Gökbilginin ifadeleriyle; Yörükler, Oruç Beyin de sarih surette bildirdiği gibi Oğuzlardandır. Yörük, yörümek fiilinden yapılma, Anadolu’ya geçip yurt tutan göçebe Oğuz boylarını da (Türkmenleri) ifade eden bir kelimedir. Yörük ve Türkmen aynı manaya gelmekte, Anadolu’ya gelen göçebe Oğuz Türklerini ifade eder. Atatürk’ün baba tarafından soyu Kocacık yörükleri/koca Hamza yörüklerine dayanır. Babasının soyu Konya/karaman ya da Aydın /Söke Manastır vilayetinin Debrei Bala sancağına bağlıdır. Dedesi Ahmet ve kardeşi Hafız Mehmet kızıl lakabıyla anılır. Yerleştikleri konum da Kocacık olması itibariyle soyları Anadolu’nun Türkleşmesinden kızıl Oğuz yahut Kocacık yörükleri/ Türkmenlerinden gelmektedir. Kocacıkların hepsi öz Türkçe konuşur ve hepsi yörüktür. Aile Makedonya (debrei bala), Selanik’e sonradan, takriben 1830’larda göçmüştür. Atatürk, annesi tarafından da Yörük/Türkmendir. Dedesi Vodina sancağına bağlı “Sarıgöl” de denilen “Kayalar”dan göçerek Selanik yakınlarındaki “Lankaza”ya yerleşen Sofuzade Feyzullah Ağadır. Atatürk’ün anne soyu Konya Karaman’dan Rumeli’ye gelen ve bundan dolayı da Konyarlar şeklinde, Rumeli’deki diğer yörük gruplarından farklı olarak bu adla anılan yörüklerdendir. Konyarlar önce “Kocacık” ve “Selanik yörükleri” sonradan “Vodina” veya “Sarıgöl’ler bölgesi” yörükleri içinde “ evladı fatihan” olarak kaydedilmiştir. Makbule Hanım, “annemden sık sık şunları dinlemişimdir” diyerek anlatıyor: “Bizim esas soyumuz yörüktür. Buralara Konya/karaman çevrelerinden gelmişiz. Büyükbabam Feyzullah Efendinin büyük amcası Konya’ya gelmiş, Mevlevi dergahına girmiş orada kalmış. Yörüklüğü tutmuş olacak…” Ek olarak, Makbule Hanım, E. B. Şapolyo'nun sorduğu "babanız nerelidir?" sorusuna şu cevabı vermiştir: "Babam Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesindendir. Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk'e 'Yörük nedir?' Diye sordum. Ağabeyim de bana 'Yürüyen Türkler' dedi." Yine Şapolyo'nun Ruşen Eşref Ünaydın'dan naklettiğine göre, "Atatürk, çok kere benim atalarım Anadolu'dan Rumeli'ye gelmiş Yörük Türkmenlerdendir derlerdi." Bu aile, Makedonya ve Teselya’nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı hükümetinin sevk ve iskan ettirdiği Türkmenlerdendir. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendinin Atatürk’le beraber 6 çocukları olmuş. Önce kızları oluyor. İsmi Fatma. 1871 yılında doğup 1872 yılında vefat ediyor. Sonra Ahmet isimli bir erkek çocukları oluyor. O da 1874’te doğup 1883’te vefat ediyor. Ardından üçüncü çocukları Ömer dünyaya geliyor. 1875 yılında doğup o da 1883 yılında vefat ediyor. Ve 1881 yılında büyük önderimiz Atatürk dünyaya geliyor, bedenen 1938 yılında aramızdan ayrılmış olsa da kendisi kalbimizde ve düşüncelerimizde yaşayan bir lider. 1885 yılında Makbule Hanım dünyaya geliyor, o da 1956 yılında vefat ediyor. Bir de Naciye hanım var. O da 1889’da doğup 1901’de vefat ediyor. Ali Rıza Efendi 1893 yılında vefat edince, Zübeyde hanım 3 çocuğuyla kardeşi Hüseyin Ağanın yönettiği Lankazadaki Rapla çiftliğine sığınıyor. Kardeşi Hüseyin Selanik’e gelir ve “ömürsüz rahmetliyle evlenmene ben vesile oldum, bundan sonra sana ben bakacağım, çocukları ben büyüteceğim” diyerek aileyi çiftliğe yanına alır. Fakat genç yaşta üç çocuğuyla dul kalan Zübeyde hanım ekonomik sıkıntılar çekmeye başlar. Yunanistan’a terkedilen Teselya’nın merkezi Larisa’dan göç edenlerden reji idaresi memurlarından Ragıp Efendi, Zübeyde Hanıma talip olur. Ragıp Efendi varlıklı olmasına rağmen Zübeyde hanımın evine yerleşir. Mustafa Kemal bu evliliği onaylamaz ve evi terk ederek, öz halası Emine Hanımın yanına yerleşir. Manastır İdadisine gidene kadar da eve nadiren uğrar. Tabii yıllar sonra Atatürk, üvey babası hakkında Afet İnan’a şunları söylemiştir : “ …sonradan o asil beyle dost oldum. Bana iyi bir eğitici oldu. Anamın da genç yaşında böyle bir aile bağı yapmış olmasını takdir ettim. Ancak çocukluk duygum benim babamı kaybetmiş olmama karşı bir isyandan ibaretti.” Ali Fuat Cebesoy’a ise: ”Bana karşı çok saygılı davranmış, büyük adam muamelesi etmiştir. Nazik ve kibar insandı. “ Bugünkü Selanik Aya Dimitriya Mahallesi Apostolu Pavlus Caddesinde bulunan Atatürk’ün doğduğu ev, onlara ait değildi, kiracılardı. 1839 doğumlu Ali Rıza Efendi, 1857 doğumlu Zübeyde Hanımla 1870 veya 1871’de evlenince bu eve yerleşmişlerdir. Ali Rıza Efendi ölünce, bu üç katlı büyük evin masraflarını azaltmak sebebiyle, Zübeyde hanım üç çocuğuyla bu evden taşınmış be yanındaki daha küçük bir eve yerleşmişlerdir. Zaman zaman kardeşinin çiftliğine de giden Zübeyde Hanım, Ragıp Efendiyle ikinci evliliğini bu küçük evde gerçekleştirmiştir. Atatürk’ün doğduğu bu pembe boyalı ev, Lozan Antlaşması ve mübadele esasları çerçevesinde Yunan hükümetine geçmiştir. Hükümet evi Yunanlı bir aileye vermiş. Cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla, Selanik belediyesi, Türk-Yunan dostluğu ve Balkan konferansının bir hatırası olarak, Atatürk’ün doğduğu evin çift kanatlı kapısının sağ köşesine mermer bir plaka yerleştirmiş, Türkçe, Yunanca ve Fransızca olarak, “ Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan İttihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal Atatürk burada dünyaya gelmiştir. İş bu levha Türkiye cumhuriyetinin onuncu yıldönümü münasebetiyle konulmuştur. Selanik, 29 Birinciteşrin 1933” yazılmıştır. Selanik belediyesi, daha sonra bu evin Yunanlı sahibinden satın alınarak Atatürk’e hediye edilmesini kararlaştırmış, ev ancak 19 Şubat 1937 boşaltılabilmiş ve anahtarları Selanik konsolosluğuna teslim edilmiş. Sonrasında evin bakımı Selanik’teki Türk konsolosluğuna verilmiş ve evin zemin katına açılan dükkanlar kaldırılarak eski haline getirilmiş, eski sahiplerinin sarıya boyadığı ev tekrar pembe renge boyanmış. 1950 onarım gören evin müze olarak düzenlenmesi düşünülmüş. Gerekli eşyalar Dolmabahçe ve Topkapı saraylarından getirilerek, bütün odalar aslına uygun biçimde müze olarak 10 Kasım 1953 tarihinde( aynı zamanda Atatürkün etnografya müzesindeki naaşının Anıtkabir’e nakledildiği tarih) ziyarete açılmış. Öğrenim hayatı Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi arasında bir tartışma çıkar. Daha muhafazakar olan Zübeyde Hanım Atatürk’ün dualar, ilahiler, geri ve klasik eğitim veren Mahalle Mektebi’ne verilmesini ister. Zübeyde Hanıma göre yenilikçi olan Ali Rıza Efendi ise adam olmak için okumak, öğrenmek şarttır. diyerekten Atatürk’ü o zamanlar yeni açılan ve yeni metodlarla eğitim veren Şemsi Efendi Mektebine gitmesini ister. O yıllarda Osmanlı eğitim sisteminde müslüman çocuklar mahalle mektebine giderdi ve buradaki tek amaç da kuranı okumayı öğrenen kişiler yetiştirmekti. Şemsi Efendi mektebi ve Şemsi Efendinin kendisi Atatürk’ün hayatında oldukça etkili ve önemli bir yere sahiptir. Onu olumlu yönde etkilemiş ve Atatürk haline gelmesinde çok büyük katkıları olmuştur. Şemsi Efendi tarihimizde yeni pedagojik yöntem ve uygulamaları ilk deneyenlerdendir. Atatürkün dinde bağnazlığa karşı görüşlerinde, yenilikçi fikirlerinde, disiplin duygularının gelişmesinde Şemsi Efendinin öğretim ve uygulamalarının önemli bir yeri vardır. Şemsi Efendi 1852 yılında doğmuş ve 1917 yılında vefat etmiştir. Önce ilk öğrenimini bitirmiş, ardından da 1867 yılında Tanzimat döneminin modern eğitim kurumlarından biri olan Selanik Rüştiyesi’ni başarıyla bitirerek orta eğitimini tamamlamış. Fakir bir aileden gelen Şemsi Efendi, ailesine maddi katkıda bulunmak için bir dükkanda çalışmaya başlamış fakat bununla yetinmemiş. Çalışırken aynı zamanda rüştiyeye devam edemeyenlere özel dersler vermek suretiyle, Selanik’te ilk “özel halk dershanesi”in kurmuş. 1871’den itibaren Selanik’te açılan yabancı bir özel okulda Türkçe öğretmenliği yapmış. Ecnebi okulda çalışması onun için bir dönüm noktası olmuş ve mesleki açıdan da ufkunu genişletmiş. Bu çalışması onda deneyimlediği metodlarla beraber benzer şartlarla Türk öğrencilere öğretmenlik yapmak amacıyla bir ilkokul kurma fikrini doğurmuş. Şemsi Efendi ona sağlanan destek ve yardımlar sonucunda 1872 yılında tek katlı küçük bir binada okulunu açarak hizmete sunmuş. Mevcut bilgilere göre Şemsi Efendi Mektebi, “cemiyet-i tevriye-i islamiye” tarafından 1865 yılında açılmış olan mektepten sonra, bir Türk tarafından kurulan ilk özel okul olma özelliğini taşımakta. Şemsi Efendinin açtığı okul uzun ömürlü olmamış ancak kendisi kapanan her okulunun ardından yenisini açmaya çalışmış. Şemsi Efendi, Tanzimat döneminde eğitimde ortaya çıkan “usul-i cedide” yani “yeni öğretim yöntemleri”nin uygulandığı ilkokulların ilk kurucuları arasında yer alır. Daha öğrencilik yıllarında eğitimdeki aksaklıkları fark eden ve özellikle ezberciliğe karşı olan Şemsi Efendi, bir ıslah çaresi olarak usul-i cedidenin Selanik’te uygulanmasında ve özel okul açma hususunda öncü ve rehber olmuştur. Mahalle mektepleri ile sıbyan okullarının eğitimi ve öğretim faaliyetlerini eski gelenek ve yöntemlere göre yoğun bir biçimde sürdürdükleri bir sırada Şemsi Efendi, Selanik'te modern anlamda özel okul açma cesaretini gösteren ilk kimsedir. Şemsi Efendi'nin açtığı ve çalıştığı okullar, ders araç ve gereçleri ile uygulanan pedagoji ve öğretim metodları bakımından mahalle mektepleri ile sıbyan okullarından daha ileri ve üstün bir konumdaydı. Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'nin de aralarında bulunduğu bazı öğrenci velileri, çocuklarını mahalle veya sıbyan mekteplerinden alarak Şemsi Efendi'nin okuluna kaydettirmişlerdir. Şemsi Efendi'nin 1872'de usul-i cedide üzere hizmete soktuğu okul, tepki görmekte gecikmemiş. Bu okul, "Şemsi Efendi çocuklara gavur usulünde ders okutuyor" diye yenilik düşmanı bazı kimselerin saldırısına uğramış ve karatahta ile öğretmen masası gibi bir takım eşyalar kırılmış. Bu durum üzerine Şemsi Efendi, sayıları yirmi civarına düşen öğrencileri için, evinin altındaki büyük bir odayı dershane olarak kullanmış. Fakat burası da saldırılardan kurtulamamış. “Dinsizlikle” suçlanarak okulu kapatılmış, ancak Şemsi Efendi pes etmemiş ve geceleri öğrencilerinin evine giderek, onları yetiştirmeye çalışmış. Şemsi Efendi Midhat Paşa’nın dikkatini çekmiş ve okulunu yeniden açtırmış. Şemsi Efendi Midhat Paşa’nın hürriyetçi ve meşrutiyetçi fikirlerinden etkilenmiş ve aralarında Mustafa kemalin de bulunduğu öğrencilerine aktarmaya çalışmış. 23 Temmuz 1908’de ikinci meşrutiyetin ilan edilmesiyle, Şemsi Efendi öğrencileriyle hürriyet ve meşrutiyet lehine olan gösterilere katılır. Meşrutiyetin 1909’daki kutlama törenleri için, kız öğrencileri ile birlikte İstanbul'a gitmiş ve Padişah V. Mehmet Reşat'ın huzuruna çıkmış. Maarifçiliği ve hürriyetçiliği ile haklı bir üne ulaşmış olan Şemsi Efendi, Sultan V. Mehmet Reşat'ın Rumeli gezisi sırasında 7 Haziran 1911'de ziyaret ettiği Selanik'te padişahı karşılayan öğretmenlerin başında "Şeyhü'l- muallimin" olarak sözcü durumundadır. O bu karşılamada sultanın iltifatlarına mazhar olmuş. Midhat Paşa gibi ve belki de onun etkisiyle, kızların eğitim ve öğrenim görmelerine önem veren Şemsi Efendi, okulunda bir de kız bölümü açmıştı. Kız öğrencilerini İstanbul'a törenler götürmesi de zamanına göre son derece ileri bir harekettir. Şemsi Efendi sadece öğrencilerine okuma sevgisi aşılamaya çalışan bir eğitimci değil, aynı zamanda halkın okuma alışkanlığı kazanmasına da önem veren bir eğitimci idi. Nitekim, o 1873 yılında öğretmenlik yaptığı Selanik'te halkın kitap ve gazete okuması amacıyla açılmış olan bir kıraathaneye kitap ve risaleler hediye etmiştir. Modern eğitim metodları takip eden Şemsi Efendi, Tanzimat ile Mutlakiyet ve Meşrutiyet dönemlerinin temsilcisi olan üç değişik padişahtan sırasıyla beşinci, dördüncü ve üçüncü rütbeden "Mecidi Nişanları” ile, üçüncü ve ikinci rütbeden “Maarif Nişanları”na layık görülmüştür. Bu durum onun ve okullarının her devirde başarılı hizmetler verdiğinin bir başka göstergesidir. Atatürk Mahalle Mektebi’nde yalnızca 1,5 ay okumuştur. Ali Rıza Efendi, Atatürk’ü bu okuldan hem öğretmeni Çopur Hafız Emin Efendi ile arasında yaşanan isyan ve Atatürk’ün okuldan memnun olmaması sebebiyle almıştır. Bu durum Şemsi Efendi mektebine verilmesini de açıklar. Atatürk, babasının ölümünden sonra ailesiyle çiftliğe gidince eğitim hayatına da 4-5 ay ara vermiştir. Bu aradan sonra Selanik’te Mülkiye Rüştiyesi’ne başlamış. Bu okulda, benim başka bir okumamda kinlendiğim Kaymak Hafız diye anılan matematik hocası Hüseyin Efendi Atatürk’ü, bir sınıf disiplinsizliğine sebep olduğu ve haksızlığa boyun eğmediği için döver. Bu olaydan sonra Mustafa kemal, büyükannesi Ayşe Hanım tarafından okuldan çıkarılır. Atatürk’ün eğitim hayatında öncelikle annesi ve babası sonrasında başta Şemsi Efendi olmak üzere pek çok öğretmeni önemli yere sahiptir. Mahalle Mektebi’ndeki Çopur Hafız Efendi ve Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ndeki Kaymak Hafız Hüseyin Efendi ise Atatürk’ün hayatında kötü bir yere sahiptirler. Biri çocuklara dizlerinde yazı yazdırıyor, diğeri ise haksız yere Atatürk’ü yüzü gözü kan olacak şekilde dövüyor. Atatürk yıllar sonra Mahalle Mektebi ziyaretinde okulun kapatılmış olduğunu görünce “kapanması isabet olmuş” demiş ve Kaymak Hafız ile ilgili ise “kendisini çoktan affettim. Mülkiye Rüştiyesi’nden ayrılmamda bu kaba ve insafsız hareketi başlıca rol oynamıştır.” demiştir. Manastır İdadisi’nde Ömer Naci Atatürk’e edebiyat ve şiir aşkını aşılamış. Atatürk Namık Kemal ve Mehmet Emin Yurdakulu bu adam sayesinde tanımış. Şiir Atatürk’e cazip gelmiş, üzerine çalışmaya başlamış, fakat kitabet hocası “bu tarz iştigaller seni askerlikten uzaklaştırır” demiş. Atatürk bu olayı şöyle anlatır: "Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı. 'Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci'ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez'. Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği halde Naci, erkanıharp (kurmay) zabiti olamadı.” Matematik ve edebiyata fazla düşkündü. En çok Tevfik Fikret’in Sis manzumesini okur ve beğenirdi. Namık Kemal’i ve Abdülhak Hamit’i okumayı da severdi. En fazla meşgul olduğu şeylerden biri de zamanın felsefesi ve fikri cereyanlarıydı. Soyadı kanunundan sonra Atatürk için de bir soyadı almak gerekmiş. Bu hususta toplantılar yapılmış. “Etel-Etil, Etealp, Korkut, Arız, Ulaş, Emen, Çoğaş, Salır, Begit, Ergin, Tokuş, Beşe” gibi isimler tespit edilmiş. Ek olarak, Saffet Arıkan’ın bir yazısında kullanıldığı söylenen “Türkata ve Türkatası” gibi iki ad da Atatürk’e sunulmuş. Naim Hazım Onat Bey, bu iki seçeneği tuhaf bulmuş, “beyin, emirin, şehzadenin, hatta hükümdarın ilinde, idarede, askerlikte, mürebbisi, müşaviri, hocası” anlamına gelen Atabey ünvanından bahsetmiş. “Türk’e her alandaatalık etmiş, Türklüğü kurtarmış, istiklaline kavuşturmuş olan büyük Gazimize ‘ATATÜRK’ diyelim” demiş. Atatürk bunu uygun görmüş ve oy birliğiyle kabul görmüş. Mustafa Kemal, "Atatürk" soyadı ile Türk tarihine dayanmaktadır. Soyadına kaynaklık eden "Atabey" ünvanı Selçuklu devri Türk devletlerinde yaygın olarak kullanılan bir ünvan olup, "Atabeylik" de, Türk devlet geleneği ve hayatında yer alan önemli bir Türk kurumudur. Tarihi Türk milli kültürünün derin izlerini taşıyan bu soyadındaki "Türk" adı da onu milli bir lider" ve Türk milletinin en önemli "ortak paydası" haline getirmektedir.
Bir Dahinin HayatıAli Güler (Akademisyen) · Toplumsal Dönüşüm Yayınları · 20009 okunma
··
750 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.