Puan vermedi·188 syf.····Okunma: 18 Ağustos 2024 16:55 Yazarın son sözde ifade ettiği gibi bu kitap; birbirlerine saçlarıyla bağlanan, seven, doğuran, ümit eden, binlerce defa düşüp yeniden ayağa kalkan, eğilen ancak yenik düşmeyen kadınlardan Giulia, Sarah ve Smita'nın hikâyelerini anlatıyor.
Kadınlar olarak bu dünyada kıta, ülke fark etmeksizin annelik, çocukluk, iş hayatı gibi her konuda şiddete maruz kalıyoruz. Toplumsal şiddet, fiziksel şiddet, psikolojik şiddet... Bazen Sarah gibi en ufak terslikte iş yerinde "dışlanmışlık" ile, bazen Smita gibi toplumsal kastların yarattığı ayrışma ile, bazen de Giulia gibi herkes tarafından başarısız olacağına inandırılmakla şiddete maruz kalıyoruz. Bu kitapta bu şiddet türlerini açıkça gördüğümüz gibi toplumsal rolü ne olduğu fark etmeksizin bütün kadınların ayrıştırıldığını da görüyoruz. Avukat da olsanız, dalit de olsanız, bir işletme sahibinin kızı da olsanız sizi ayrıştırıp eleştirecek bir şeyler illaki bulunuyor.
Kitapta; Kanada'da yaşayan avukat Sarah, Hindistan'da yaşayan Smita ve İtalya'da yaşayan Guilia'nın hayatlarının hiçbir zaman fark etmeyecekleri şekilde bir saç örgüsünde kesişmesini okuyoruz. Smita ve kızı Lalita'nın Tanrı'ya sundukları saçlar, Guilia'nın atölyesinde işlenip kanser tedavisi gören Sarah'a peruk olarak ulaşıyor.
Güçlü kadın hikâyelerini okumayı her zaman sevmişimdir, bu kitabı da o nedenle çok sevdim ama kitabı okurken şunu düşünmeden edemedim: Neden sırf kadın olduğumuz için bu kadar büyük savaşlar vermek zorunda kalıyoruz? Neden bir birey olarak değil de birinin eşi, birinin annesi, birinin çocuğu olarak görülmekle sınırlandırıyoruz? Neden "sati geleneği"nde oluğu gibi bir kadın eşi ölünce kendini diri diri ateşe atmak zorunda kalıyor?
Kitapta aşkın din, kültür fark etmeksizin iyileştirici olan gücüne, anneliğin fedakarlığına ve hayatta bir şeylere gereğinden fazla önem vermenin yıkıcı sonucuna da tanıklık ediyoruz. Kolay okunan, akıcı ve de sürükleyici bir anlatıma sahip olan bu kitabı herkese tavsiye ederim.