Gerçek ve yalanın, yaşamanın ve savaşın, ölümün ve , yalnızlığın ve kardeşliğin romanı; Büyük Defter | Kanıt | Üçüncü Yalan üçlemesi. Kitabın yazarı Agota Kristof’un (1935-2011) 2006 yılında verdiği ropörtajda; “Büyük Defter’de anlatmak istediğim benim çocukluğumdu, kardeşim Jeno ile birlikte gördüklerim.”dediği bu kitap; çoğunlukla yazarın çocukken hatırladıklarını yazarak hatırda tutmaya çalışması, onlara hayat vermesidir. Ayrıca karakterlerden Clara’nın da annesi olduğunu söylüyor yazar, oldukça üzücü ve ancak kitabın değerini arttıran bir gerçeklik. Yazarın Tükçeye çevrilen çok fazla eseri yok, benim kendisinden okuduğum ilk eser bu oldu. Macar asıllı yazar ve ailesi 1956 yılında ülkede çıkan ayaklanmalardan dolayı kaçarak İsviçre’ye yerleşmiştir. Kitaplarını fransızca yazmış olsa da Macar yazar olarak anılmak istediğini söylemiştir.
Kitaba dönecek olursak; bu üç kitap da farklı biçemlerde yazılmış ve okura yazılış şekliyle bile mesaj veriyor. İlk kitap Büyük Defter ikiz kardeşlerin gözünden çocuk ağzı ile yazılan kısa kısa bölümlerden oluşuyor ve ikiz kardeşlerin annesi tarafından anneanneye/köye bırakılmaları ile değişen hayatlarını, savaşın onlar üzerindeki etkilerini en gerçekçi haliyle okuyoruz. Acımasız, realist hatta rahatsız edici unsurlar barındırıyor. Büyük Defter’de ikiz kardeşler ve anneanneleri ön planda olsa da tavşandudak, Peder, subay karakterleri de dikkat çekici yer kaplıyor. Kristof feminist bir yazar, kitapta geçen şu bölüm oldukça etkileyiciydi;
-“Sen kapa çeneni. Kadınlar savaşta bir şey görmediler," diyen bir adama bir kadın şöyle haykırıyor:
-“Görmediler mi? Salak! Bütün yük, keder bizde: Çocukların beslenmesi, yaralıların bakımı. Savaş bitince siz hepiniz kahraman oluyorsunuz. Ölünce kahraman, gazi olunca kahraman, malûl olunca kahraman. Bu yüzden savaşı siz erkekler yarattınız. Sizin savaşınız bu. Siz istediniz, dövüşün öyleyse, kıçımın kahramanları!"
İkinci kitap Kanıt’ta ikiz kardeşlerin adlarını öğreniyoruz; Lucas ve Claus. Hayatlarını tüm detaylarıyla öğrendiğimiz bu çocuklar aslında birbirlerinden ayrıldıklarında, bağımsız olduklarında, ikinci kitapta birer kimlik kazanıyorlar. Savaşan ülkeler, askerlerin hangi ülke askerleri oldukları, mekan isimleri, şehir adları hiçbir şey belli değil; o şekilde kalmaya devam ediyor. Sanki yazar evrensel bir trajediyi muğlaklık sağlayarak daha da belirginleştirmiş ve okura sunmuş. Büyük Defterde “biz” ağzıyla anlatılan hikaye Kanıt’ta ikizlerin yollarının ayrılması ile Lucas’ın ağzından dinlediğimiz bir hikayeye dönüşüyor. Lucas’ın “kalan kişi” olması, Claus’tan ayrı bir benlik yaratma çabası ve olanların onun gözünden anlatılışı etkileyiciydi.
Üçüncü kitap Üçüncü Yalan’da ise olanları artık “giden/ayrılan kişi” olan Claus’un ağzından, bambaşka bir şekilde dinliyoruz. Kafalar karışıyor. Büyük Defter’de okuduğumuz o çocuk ağzı gitmiş, yetişkin ve kafası karışık anlatım gelmiştir. Claus öyle şeyler söyler ki biz, gerçekten Lucas acaba hiç var olmadı mı diye düşünmeye başlarız. İkizler aslında tek kişi miydi sorusunu sordurur.
Çarpıcı bir anlatım. Kanıt'ta Lucas diyor ki; "Bir kitap ne kadar hüzünlü olursa olsun bir hayat kadar hüzünlü olamaz."
Agota Kristof yaşadığı hüznü her ne kadar en çarpıcı haliyle anlatsa da belli ki gerçekler çok daha hüzünlüydü…
Savaşı, soykırımı, kötülüğü yanıbaşımızda hissettiğimiz şu günlerde belki de herkes okuyup düşünmeli; özellikle de bizim yerimize konuşanlar, seçim yapanlar… Dilerim ki okurlar.
Büyük Defter’de yaptırdığı ahlaki sorgulamalar ve gerçekçilik, Kanıt’taki ilişkiler ağı ve yetişklinliğe geçiş, Üçüncü Yalan’da ise kurgunun arşa çıkması ve çarpıcılık hissi ile bu kitabı ben çok beğendim. Tavsiye ederim. Kitapla kalın.