Bu tarz sosyal psikoloji ve felsefenin harmanlandığı kitaplar genellikle çok fazla bilgi, anekdot ve deney içerdiği için zaman zaman ana temayı anlamak veya yakalamak zorlayıcı olabiliyor. Bu kitabın farklı olmasının sebebi ise temel bir metaforu kitap boyunca değiştirmeden ancak detaylandırarak incelemesi. Ben de incelemeye yazarın kitap boyunca kullandığı bu metafordan başlamanın yerinde olacağını düşündüm. Ancak önce maalesef Platondan başlamamız lazım… Ne demiş Whitehead, Batı felsefesi Platon’a düşülmüş dipnottan ibar… Tamam, tamam vurmayın.
Platon'un at arabası metaforu, insanın iç dünyasındaki farklı unsurların denetimini anlatır. Bu metaforda benlik, bir at arabası gibi tasvir edilir; arabacının iki farklı atı kontrol etmesi gerekir. Sağdaki at, bedenin soylu ve onurlu unsurlarını simgeler. Bu at, dürüst, otokontrollü ve tevazu dolu bir karaktere sahiptir, gerçek mutluluğun yoldaşıdır. Kamçıya ihtiyaç duymaz ve sadece sözlü emirlerle hareket eder. Bu at, insanın daha asil ve onurlu yönlerini temsil eder. Diğer at ise tam tersine, eğitilmesi zor, çarpık ve hayvani arzularla dolu bir varlık olarak tasvir edilir. Bu at, kaba tutkuların ve ahlaksızlıkların temsilcisidir, kulakları sağırdır ve yalnızca kırbaçla yönetilebilir. Bu bağlamda Platon, insan benliğinde bazı duyguların ve arzuların (örneğin şeref tutkusu) olumlu olduğunu ve bireyi doğru yöne çektiğini düşünürken, şehvet ve ihtiras gibi diğer duyguların zararlı olduğunu savunur. Platon’a göre, eğitimin amacı arabacının bu iki atı mükemmel bir şekilde yönetebilmesine yardımcı olmaktır. Bu kontrol ise insanın ahlaki ve akılcı yönünü geliştirmesini sağlar.
Haidt, Platon’un metaforunun insanın aklını ve gücünü abartabileceğini öne sürer. Haidt’e göre, Platon’un arabacı metaforunda akıl, ihtiras dolu hayvanları dizginlemek için çok güçlü bir varlık olarak tasvir edilir. Oysa Haidt, insanın duygusal ve içgüdüsel yönlerinin zannedildiğinden çok daha etkili olduğunu savunur. Haidt, bu durumu kendi geliştirdiği fil ve binici metaforu ile açıklar. Bu metaforda benlik, bir fil ve onun sırtındaki biniciye benzetilir. Binici, zihnin mantıklı ve akılcı kısmını temsil eder; dizginleri elinde tutar ve fili yönlendirmeye çalışır. Ancak Haidt, binicinin yalnızca filin zaten istediği şeyleri yaptığında başarılı olduğunu vurgular. Fil gerçekten bir şey yapmak istediğinde, binici onu durduramaz. Filin gücü karşısında binici zayıf kalır. Bu metafor, insanın iradi ve içgüdüsel sistemleri arasındaki ilişkiyi anlatır. Damasio’nun bulgularına atıfta bulunan Haidt, duyguların insan davranışları üzerindeki etkisinin akıldan çok daha baskın olduğunu ifade eder. Binici (akıl), geleceği görebilir ve planlar yapabilir, diğer binicilerle konuşabilir veya yardım alabilir, ancak filin (duyguların ve içgüdülerin) isteklerine aykırı hareket edecek kudreti bulamaz.
Haidt, bu durumu İskoç filozof David Hume’un düşünceleriyle ilişkilendirir. Hume, “akıl tutkuların kölesidir ve öyle olmalıdır” diyerek, aklın insan doğasında duygulara tabi olduğunu savunur. Haidt de bu görüşe katılarak, Platon’un düşündüğünün aksine, insanın duygusal sisteminin daha baskın ve yönlendirici olduğunu ifade eder. Fil, insanın içgüdüsel sistemini; yani hislerini, duygusal tepkilerini, heyecanlarını ve sezgilerini temsil eder. Fil ve binici (duygular ve akıl) birlikte iyi çalıştıklarında, insanın eşsiz dehası ortaya çıkar. Ancak bu iki unsur her zaman uyum içinde çalışmaz. Haidt, ahlaki yargılarda duyguların (filin) esas belirleyici olduğunu ve aklın (binicinin) genellikle bu duygusal kararları rasyonelize etmek için devreye girdiğini belirtir. İnsanlar ahlaki yargılarında, önce duygusal olarak tepki verir ve ardından bu tepkiyi akılcı bir şekilde savunmaya çalışır.
Sonuç olarak Haidt, insanın duygusal ve içgüdüsel sistemlerinin, akılcı sistemden çok daha güçlü olduğunu savunur. Fil, her zaman dizginleri elinde tutar ve biniciyi yönlendirir. Ahlaki yargılarda da bu durum kendini gösterir. Binici, filin peşinden gider ve onun bakış açısını savunmaya çalışır. Kısacası, Haidt’e göre insan zihni, büyük ölçüde duyguların kontrolünde çalışır ve akıl çoğu zaman bu duygusal kararları rasyonel bir çerçeveye oturtmakla yetinir.
Haidt, bireyler arasındaki karşılıklı yükümlülüklerin, insanları birbirine bağlayan en güçlü sosyal bağlardan biri olduğunu mükemmel godfather filminden bir sahneyle göstermesi, bahsetmeye değer... "Baba" filminin açılış sahnesi, mütekabiliyetin işleyişini gözler önüne serer; özellikle mafya/gangster kültüründe ilişkilerin karmaşıklığına rağmen izleyicinin bu ilişkileri sezgisel olarak anlaması, toplumsal bağların evrenselliğine işaret eder. Bonasera'nın iki gencin öldürülmesini istemesi ve Corleone'nin bu isteği reddetmesi, güç ve karşılıklılık ilkeleri çerçevesinde ele alınır. Bonasera'nın Don Corleone'ye para teklif etmesi, ilişkideki eksikliği ve düzgün bir bağın kurulmadığını gösterir. Corleone’nin yardım karşısında beklentisi maddi bir ödülden ziyade, derin bir bağlılık ve gelecekteki karşılıklı yükümlülüklerin yerine getirilmesidir. Bu, yazarın ifade ettiği gibi, mafya ilişkilerinde birine iyilik yapmanın onu bir "zincirle" bağlamak anlamına geldiğinin altını çizer. Haidt, mütekabiliyetin insanlar arasında evrensel bir içgüdü olduğunu söyler. Akraba olmayan bireylerle kurulan bu bağlar, tıpkı bir mafya ailesindeki ilişkiler gibi, toplumsal yaşamın temel dinamiklerini oluşturur. İnsanoğlu, akraba özgeciliğini toplumsal ilişkilerde de genişletir; çocuklarımızın arkadaşlarımıza "Amca" veya "Teyze" demesi gibi. Bu şekilde, akrabalık dışındaki ilişkiler kuvvetlendirilir ve toplumsal dayanışma güçlenir. Haidt, insan zihninin akrabalık ilişkilerini çekici bulduğunu ve bu ilişkilerin, kültürel olarak her toplumda önemli bir yer tuttuğunu, bu bağlamda, mafya örgütleri gibi yapılar da akraba kayırmacılığı veya daha yumuşak bir şekilde mütekabiliyet ve özgeciliği üzerinden şekillenir.
Tabii, mütekabiliyetin, kadirşinaslık ve intikam duygularıyla sıkı bir şekilde ilişkili olduğunu unutmamak lazım. Haidt, bu iki duygunun birbirini tamamladığını, biri olmadan diğerinin tam anlamıyla var olamayacağını ifade eder. Sadece kadirşinaslık gösteren bir birey, sömürüye açık bir hedef haline gelirken, yalnızca intikam güdüsüyle hareket eden bir birey ise toplumsal işbirliğini kaybeder. Kadirşinaslık ve intikam, bireylerin sosyal hayatında dengeli bir şekilde var olmalı ve bu denge, toplumsal ilişkilerin sürekliliğini sağlar. Haidt, bu dengeyi korumanın, mafya gibi grupların ayakta kalmasındaki en önemli faktörlerden biri olduğunu belirtir. Don Corleone, karşılıklı iyilikler ve yükümlülüklerden oluşan geniş bir ağın merkezindedir; yaptığı her iyilikle gücünü artırır ve bu iyiliklerin bir gün geri döneceğinden emindir. Bu, mafya/gangster kültürünün temel dinamiği olarak sunulur.
Daha bahsedebileceğim veya bahsetmek istediğim çok konu var ancak hepsini buraya aktarmak yersiz olacaktır. Dediğim gibi, bu tarz kitaplardan anlamlı bir bütün çıkarmak bana zor geliyor, ancak kitabı bir bütün olarak okumaktan keyif aldım. Aynı şekilde, ilgisini çekenlerin kitabı okumasını tavsiye ederim.