Ünlü bilimkurgu yazarı H.G. Wells'in 1920 yılında yaptığı Sovyet Rusya ziyaretini anlattığı bu kitap, iç savaşın ardından büyük bir yıkıma uğramış bu devasa ülkenin durumunu anlamak için mükemmel bir kaynak. Sosyalist olmasına rağmen, Wells’in bu yeni deneyime yer yer sert eleştiriler getirdiğini görüyoruz. Ancak bu eleştirilerine rağmen, Wells yıkımın sorumluluğunu Bolşeviklere yüklemiyor. Aksine, Birinci Dünya Savaşı, uzun iç savaş ve büyük emperyalist devletlerin ablukaları gibi etkenlerini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Ayrıca, Bolşevik hükümetinin Rusya'yı ayakta tutabilecek tek güç olduğunu da teslim ediyor. Ancak Wells, bu duruma ümit dolu bir pencereden bakmaktan çok, karşısında çökmekte olan bir ülke gördüğünü dile getiriyor.
Bugünden bakıldığında, Wells'in birçok eleştirisinin haksız olduğu anlaşılıyor. Örneğin, Lenin'in "elektrifikasyon" hamlesini küçümseyip ütopyacı bulan Wells, bugünkü dünyayı görse acaba ne düşünürdü? Ne yazık ki, Wells'in yaptığı eleştiriler, aslında tam da onun kendisini eleştirdiği noktalarla örtüşüyor. Marksistleri "doktriner" olmakla suçlarken, asıl doktriner olan kişi Wells’in kendisi. Marksizmin sınıf anlayışını tam olarak kavrayamıyor; temel Marksist prensipleri anladığını düşünse de, aradaki bağları kuramıyor. Wells’in Marksizm hakkındaki düşüncelerinin oldukça yüzeysel olduğunu söylemek bu yüzden bugünden çok daha kolay. Ancak, Wells'in büyük bir bilimkurgu yazarı ve keskin bir gözlemci olduğunu da unutmamak gerek. Bolşeviklerin devlet yönetiminde tecrübesiz olduklarını belirtmesi oldukça doğru bir tespit, çünkü Bolşevikler devrimin bu şekilde gerçekleşeceğini öngörmemişlerdi. Tüm dünyada yayılacak bir devrim beklerken, bir anda karşılarında yeniden inşa etmeleri gereken dev bir ülke buldular. Ellerindeki tek örnek Paris Komünü ve Marksist teorilerdi; bu nedenle her şeyi el yordamıyla çözmek zorundaydılar.
Wells, kitabın bir yerinde oldukça önemli bir gözlem yapıyor: “Marksistler, Marx hiç yaşamamış olsaydı bile var olacaktı.” Bu ifadeye katılmamak elde değil. Dünyada acı çeken milyonlarca insanın kurtuluşu için bir kılavuza ihtiyaç vardı ve bu, kurtuluşu öteki dünyaya atayan dini öğretilerin yerine kurtuluşu bu dünya atayan Marksizm oldu. Bu yüzden, bu tespitin son derece doğru olduğunu düşünüyorum.
Kitapta ayrıca Wells’in Lenin’le yaptığı kısa bir görüşmenin de detayları yer alıyor. Wells’in eleştirilerine rağmen, Lenin’in zekâsı ve liderliği karşısında etkilendiği açıkça görülüyor. Wells’in konuşma sırasında ikna olmadığı birçok konu, zamanla Lenin’in öngördüğü şekilde gerçekleşmiş durumda. Ek olarka Özellikle bu bölümde Amerikan emperyalizminin ilk adımlarını görebiliyoruz; Lenin buna daha o dönemden “Cumhuriyetçi emperyalizm” diyor.
Kitabın sonlarına doğru, Wells’in 1934’te Stalin ile yaptığı röportajı da buluyoruz. Stalin’in siyasi zekâsı ise bu röportajda çok net biçimde görülüyor. Bu görüşme bir röportajdan çok, Stalin’in öğretmen, Wells’in öğrenci olduğu bir diyalog dizisi gibi geçiyor. Wells, kapitalizmin 1929 Buhranı’ndan sonra devletçi girişimlerini sürekli bir durum olarak kabul edip, oradan sosyalizme bir yol arıyor. Ancak kapitalizmin bu girişimlerinin aslında sistemi kurtarmak için yapıldığını ve sistemin devamını sağlamak için olduğunu anlamıyor. Ayrıca röportajın bir yerinde "eğitim gelişmeden hiçbir şey olmaz" meşhur sözü Wells'in ağzından tekrar karşımıza çıkıyor. O zamanlarda bile söylenen bu düşüncenin, asıl meseleden dikkati başka yöne çekmek için kullanıldığını düşünüyorum.
Sonuç olarak, Wells’in yüzeysel yaklaşımına rağmen bu kitap oldukça önemli. Yeni kurulan Sovyet Rusya'nın nasıl büyük bir yıkımdan çıkıp yeniden doğduğunu görmek için okunması gereken bir eser. Ayrıca, Wells 1920’deki yoksulluğun 1934’te büyük ölçüde azaldığını fark ettiğinde oldukça şaşırmış bulunuyor.