Romanın başkahramanları bir rahip ve kör bir kızdır. Rahip bir gün ölmek üzere olan bir kadının olduğu bir eve çağrılır. Eve vardığında yaşlı kadın için artık çok geçtir. Kadın için dualar okur. Ancak evin bir köşesinde yere çökmüş küçük bir kız çocuğu görür. Kız kördür. Ölen yaşlı kadınsa sağırdır. Bu sebeple kızla bu zamana kadar iletişim kuran kimse olmamıştır. Pasteur dini inançları gereği kızı tek başına bırakamaz, onu himayesine alır. Karısı bu durumdan hiç memnun olmayacaktır, 5 çocuğuna ve karısına zaman ayırmayan bir adamın şimdi bu her türlü yardıma muhtaç bir kıza tüm zamanını ayırması onu çileden çıkarır. Gertrude adını taktıkları bu kız içinde boğulduğu karanlık ve kimsenin bu zamana kadar bir iletişim kurmamasından dolayı hırçın, donuk haldedir, son derece de bakımsızdır, hatta Pasteur bazen onu aldığı için pişmanlık bile duyar.
Pasteur kör bir insana dünyayı nasıl öğretip yaşama katacağı ile ilgili bilgilere ulaşır, tatbik etmeye başlar, çok çabalar. Görür ki aslında kızın hiçbir akli melekesinde sorun yok. Sabrettikçe o hırçın kızın ilk tebessümleri Pasteur’ü herşeyden çok teselli eder, tüm ayırdığı zamanın ve emeğin karşılığını misliyle aldığını düşünür. Şöyle der: “çoban onu bulursa eğer, dürüstçe söyleyeyim, bu koyun kaybolmamış diğer 99 koyundan daha fazla sevinç verir.” Çocuklarının hiçbir gülümsemesi onun tebessümü kadar içini sevinçle doldurmaz.
Kısa sürede çok yol kat ederler. Gertrude’un özellikle müziğe ilgisi vardır ve müzik onun dünyayı tanıması için bir araç haline gelmiştir. Kitabın adının Pastoral Senfoni olması tabi ki bir anlam taşımakta. Zira bu senfoni Beethoven’in 6. Senfonisi olarak bilinir ve doğanın güzelliklerini, huzuru anlatır. Papaz da bu eser vasıtasıyla Gertrude’a kelimelerle anlatamadığı güzellikleri anlatmaya çalışır.
Burda aklıma Küçük Prens ve çiçeği geldi. “O sıradan bir çiçek değil, Küçük Prens’in sevgi ve emekle büyüttüğü ‘biricik’ çiçeği…” Küçük Prens, binbir emekle büyüttüğü çiçeğine en sonunda küser, dolaştığı gezegenlerde birbirinden ilginç kahramanların hiç biri ona çiçeğini unutturamaz. Sonunda Dünya’ya gelen Küçük Prens, burada Tilki ile karşılaşır. Tilki ona çiçeğinin biricik olduğunu ve sevgiyi değerli kılan şeyin emek vermek olduğunu öğretir. “Bir çiçeği büyüten sevgi insanı değiştirmez mi sanıyorsun?”
Pasteur’ü birçok insan Gertrude’u bencilce sevdiğini düşünerek eleştirse de aslında durum onun için daha da zor, evli 5 çocuklu ve bu aşk tüm dini değerlerine aykırı, kendi dünyasında da bu sevgiyi aklamak için mücadele veriyor. “Tanrım, seni sevmek için onun sevgisine ihtiyacım varmış gibi geliyor bazen” İşte bu ahlaki ikilem kitabın asıl meselesi.
Güzel olan şudur, Pasteur Getrude’a dünyayı, tüm kötülüklerden sıyırarak sadece güzelliklerini anlatırken o da aslında dünyayı, hayatı bu sefer gönül gözüyle tekrar keşfediyor. “Böylece onun sayesinde sürekli olarak görsel dünyanın işitsel dünyadan ne kadar farklılık gösterdiğini ve ikisi arasında yapılan tüm karşılaştırmaların ne kadar eksik ve kusurlu olduğunu deneyimliyordum.”
Gertrude’a âşık olan sadece Papaz değildir. Papaz’ın oğlu da aşıktır Gertrude’a. Derken bir gün Gertrude’un gözlerinden ameliyat olur ve gözleri görmeye başlar. Gözlerinin görmesiyle gerçeği de fark eder Gertrude. Gerçekte kimi sevdiğini artık anlamıştır.
Gertrude kitabın sonunda görme yetisine kavuştuğunda beklenen o mutluluğun yerinde hüzünlü bir veda kalır. Gertrude artık dünyayı gözleriyle görür, duygularıyla ve hayalleriyle değil.
Bu incelemeyi yazmadan acele etmedim. Beren Saat ve Uğur Yücel’in “Benim Dünyam” ve 1946 Fransız yapımı “La Symphonie Pastorale” filmini inceleme yazmadan izledim. Ancak Benim Dünyam’da anlatılmak istenenlerin çok başka olduğunu düşünüyorum, ilk olarak bu filmde hem kör hem sağır olan, varlıklı bir aileye doğmuş, hırçın tabiatlı, daha büyük bir karanlıkta boğulan, bir kız anlatılıyor. Duyma yetisi de olmadığından anlatılanları Gertrude’un seviyesinde idrak edemiyor, Uğur Yücel’in canlandırdığı karakterin ise Pasteur’ün Gertrude’a olan aşkı gibi bir bağı yok, bambaşka bir sevgi emek bağı var, filmin sonunda yine bir veda var ancak çok başka biçimde.
Fransız yapım ise tabii kitaptan uyarlama ancak kitaba göre daha sığ kalmış, uyarlamaların çoğunda olduğu gibi… Kitapta Pasteur’ün Gertrude’a dünyayı anlatışı, verdiği emek, derin diyalogları, Pasteur’ün kendi dünyasında aşk duygusuyla dini değerlerinin o çatışması yok, Pasteur iki aşığın arasında giren kötü karakter gibi resmedilmiş. Kitapta da öyle ama nedenleri ve sonuçlarıyla daha derin.
Ve birkaç sevdiğim alıntı:
-“Gözleri olanlar, görmenin mutluluğunun farkında değiller,” dedim nihayet.
-“Ama gözleri olmayan ben, işitmenin mutluluğunun farkındayım,” dedi bir anda.
“Sana söylemiştim Gertrude, gözleri olanlar bakmayı bilmeyenlerdir.”
“Kör olsaydınız günahınız olmazdı”…”Gertrude’un tüm benliğinde yankılanan mükemmel mutluluk, günahı bilmemesinden kaynaklanıyor. İçinde sadece ışık ve sevgi var.”
“Körlerin çocukları da kör mü doğar?”