"Ne kadar mutluyum bilemezsin!", "İşte en mutlu olduğum an!", "Sevinçten havalara uçuyorum." ya da "Çok mutsuzum.", "Bundan daha kötüsü olamaz.", "Bir insanın başına gelebilecek en berbat şey.", "Hayatımın en kötü anı!"
Hepimizin hayatında bu cümlelerin yeri var değil mi?
E olmalı zaten. Çünkü insan sadece "düşünen" canlı değil aynı zamanda "duygulanan" bir canlı!
İnsan geçmiştekilerle kıyaslandığında hiçbirine benzemeyen boyutta bir olay veya duygu yaşadığını düşündüğünde bundan daha ötesinin olmadığını zanneder.
Mesela çok şiddetli bir böbrek ağrısı çeken insan gerek kendisi gerekse diğer insanlar açısından "böbrek ağrısından daha büyük bir ağrı olmadığını" zanneder.
Bir yakını vefat eden insan, ölüm acısından daha büyük bir acı olmadığını düşünür vs..
Bunun aksi de söz konusu.
İstediği kişiyle evlenen kişi hayattaki en üst mutluluğa ulaştığını düşünür.İstediği işi elde eden, öğretmen olarak atanan, istediği villayı alabilen, istediği araba modeline nihayet kavuşan kişi kendini en şanslı, en mutlu görür.
Yıllardır beklediği çocuk özlemine sonunda kavuşan kişi hayatının en mutlu anında olduğunu düşünür.
Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Oysa insan hiçbir zaman yaşadığı sevinç ya da hüznün gerçekten "en büyük" olduğunu bilemez! Atalarımız "Beterin beteri vardır." diyerek insanın başına gelebilecek kötü şeylerin bir sınırının olmadığını ortaya koyarlar. Mesela bir yakını ameliyat esnasında ölen kimse ile bütün aile fertlerini yangında kaybetmiş bir kimseyi kıyaslayın! Aynı şeyi sevinçli şeyler için de söyleyebiliriz.
Bir de mutluluk/mutsuzluk, sevinç ve hüzün kavramlarının "dikey" boyutta kullanımı söz konusu. Yukarıdaki örneklerin tümü, bencileyin olaylara yatay boyuttan bakan sıradan insanların değerlendirmelerine göre böyledir. Oysa tarihte yaşamış büyük şahsiyetlerin hayatlarını okuduğumda görüyorum ki dünyaya yatay boyuttan bakmanın ötesine geçebilmiş, olay ve şahıslara Allah'ın bakmamızı istediği üst ufuktan bakabilen yüce şahsiyetlerin değerlendirmeleri tamamen farklıdır. Elbette onlar da her insan gibi yukarıdaki durumlarda sevinir ve üzülürler. Neticede hiçbirimiz duygusuz varlıklar değiliz. Ama...
Ama onlar hiçbir mutluluğu âlemlerin Rabbi ile içten bir yakınlık (ünsiyet) kurmak ayarında üst boyutta görmez, dünyevi, gelip geçici hiçbir mutluluğu "en büyük" diye abartmazlar. Onların ellerini duaya açtığında, başını secde için yere koyduğunda, gece tüm şehir uykuya dalmışken içten bir yakarışla Allah'a dua ettiklerinde aldıkları haz ve mutluluk dünyadaki hiçbir mutlulukla kıyaslanamaz. Tabii ki bunu ben kendim yaşadığım için bilmiyorum. Sadece onların kendi açıklamalarından bunu çıkartıyorum. Kitaplar bunlarla dolu...
Büyük âriflerden İbrahim Edhem'in şu sözünü okuduğumda bu duyguyu hissetmiştim:
"Biz, öyle bir mutluluk içindeyiz ki... Eğer krallar bu mutluluğumuzu bilselerdi bunu bizden almak için kılıçlarıyla bizimle mücadele ederlerdi." "Mutluluk" derken kastettiği ise Allah ile kurduğu özel iletişimden ünsiyet), duygusal bağdan başka bir şey değil. ( Onlar öyle kimselerdi ki bir namazı vaktinde kılamadıklarında sanki ailesini ve yakınlarını kaybetmiş gibi üzülürlerdi. Bu duruma düşen arkadaşlarını taziye ve teselli ederlerdi. Bir harama bulaştıklarında hissettikleri hüzün, dünyadaki bir şeyle kıyaslanmazdı.
Evet... İşte "mutluluk-mutsuzluk", "sevinç-hüzün" konusunda iki ölçü, iki farklı bakış!
Cenâb-ı Hak ne buyuruyor: "Dikkat edin! Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur: "
Rabbimiz çocuksu, gelip geçici sevinç ve hüzünleri değil gerçek sevinç ve hüzünleri "en büyük ve en önemli" gören, ilk planda bunları dikkate alan bir yaşam sürmeyi, hem dünya hem de âhirette gerçek saadeti elde etmeyi cümlemize nasip eylesin.( Âmin )