·336 syf.····Okunma: 14 Ekim 2024 18:57 Sizce kadın ve erkek nereye kadar eşittir? Peki buradan sonra neden eşit değildir? Sosyoloji, psikoloji, biyoloji gibi birçok farklı uzmanlık dalının dahil olduğu cinsiyet rolleri tartışmaları, günümüzde hemen herkesin savunduğu fikirleri olan bir konu haline geldi. Etolog ve primatolog Frans de Waal ise bu konuyu hayvanlar alemi üzerinden yorumluyor.
Yazar kitapta sık sık insanların biyolojiye olan bakış açısını eleştiriyor. Burada şempanzeler ve bonobolar üzerinde duruyor ve insanların bu türlere olduğu gibi bakamamasından yakınıyor. Bilmeyenleriniz için şempanzeler ataerkil ve şiddete meyilli hayvanlarken bonobolar anaerkil ve daha barışçıl hayvanlardır. Frans de Waal evrimsel olarak ikisiyle de aynı derecede akraba olduğumuzu ve bu yüzden ikisinden birinin görmezden gelinemeyeceğini öne sürüyor. Burada eleştirisi hem bonoboları bir utanç kaynağı olarak gören bazı tutucu bilim insanlarına hem de bonoboları taktirle dinlerken şempanzelerden bahsedilmesini "cinsiyetçi propaganda" olarak değerlendiren bazı feministlere karşı. Burada yanlış anlaşılma olmasın, şempanzeleri göstererek insanların ataerkil olmasını savunanlara karşı çıkan feministlere dair bir eleştiri yapılmıyor hatta kitap genel olarak bu feminsitleri destekliyor.
Toplumun bu iki primat hakkındaki görüşleri aktarıldıktan sonra bunların zaman içinde değişebileceğine de değiniliyor. Primatoloji hakkında birçok bilgi veriliyor ve bu sektördeki kökleşmiş isimlerinin çoğunun erkek olduğuna, yavaş yavaş kadın primatolog sayısı arttıkça bazı şeylerin farklı yorumlanabileceğini savunuyor. Ayrıca burada primatların incelenmesi ve kaçak avcılardan korunmaları için yapılan uygulamalardan bahsediyor ki buralar kitabın en ilginç kısımlarıydı bence.
Yazar kitabın ileri kısımlarında cinsiyet kavramını ikiye ayırıyor ve bunlardan birini genetik cinsiyet (XY/XX, penis/vajina), diğerini de toplumsal cinsiyet olduğunu söylüyor. Burada bazı feministlerin toplumsal cinsiyeti biyolojiden tamamen bağımsız değerlendirmesine karşı çıkıyor ve tarihte yaşanan bir olay ile görüşünü temellendiriyor.
Hatalı bir sünnet sonucu penisinin büyük bir kısmını kaybeden Kanadalı bir erkek var olayda. Daha sonra testisleri de alınıyor ve bir kız olarak yetiştirilmeye başlanıyor. Bruce'den Brenda oluyor. Lakin Brenda epey uyumsuz bir çocuk oluyor. Elbiselerini parçalıyor, oğlanlarla oynamak istiyor ve kızlar tarafından bazı davranışları yüzünden dışlanıyor. Böylece yetiştiriliş şeklinin cinsiyeti değiştiremeyeceği anlaşılmış oluyor. Brenda'ya ne oldu diye sorarsanız da on dört yaşına geldiğinde gerçeği öğreniyor ama maalesef otuz sekiz yaşında canına kıydı.
Yazar bu olayla cinsiyetin yetiştirilişle ilgili olduğunu gösterse de daha sonra bunu LGBT'ye bağlamasını haklı bulmadım. Yazar bireyin kendisini karşı cinsiyet gibi hissetmesinin yetiştirilişe veya seçime bağlanamayacağını söylüyor lakin bu, dediği başka şeylerle çelişiyor. Aynı kitapta eşcinsellik gibi eğilimlerin çevresel ve genetik birçok değişkenden etkilendiğini söylese de net bir sebep ortaya sunamıyor (yazarın suçu değil, bildiğim kadarıyla zaten eşcinsellik nedeni net bir şekilde anlaşılmış bir durum değil). Bu kadar bilemediğimiz bir şeyle ilgili net ifadeler kullanmak bana doğru gelmiyor. Kitabın ilerleyen aşamalarında hayvanlarda da eşcinsellik olduğunu öne sürerek bunun doğaya aykırı olmadığını savunsa da ben bu argümanı da sağlam bulmuyorum. Albino hastalığı da hayvanlarda görülüyor ama bu albinoyu normal yapmıyor. Üstelik doğadaki hayvanlarda eşcinsellik olsa da esaret altındaki hayvanlarda daha çok oluyor ve bizzat yazarın kendisinden çıkan bu bilgi bile eşcinselliğin arkasında dikkatli olunması gereken başka şeyler de olabileceğini hissettiriyor. Burada amacım eşcinselliğin hastalık veya anormal bir durum olduğunu söylemek değil, böyle olup olmadığını söyleyecek kadar bilgimizin olmadığını söylemek.
Yazarın dikkat çektiği başka bir toplum görüşü de "alfa erkek". Öncelikle alfa erkek deyince özellikle gençlerin aklına "yakar yıkarım, ne istiyorsam yaparım" şeklindeki erkekler gelse de yazar doğadaki "alfa erkek" kavramının aynı anda koruyucu, kollayıcı, adaletli davranan ve sorumluluk sahibi olmasına değiniyor ve bunun yanlış değerlendirilmesinden yakınıyor.
Kitapta bahsedilen ve benim de incelemeye eklemek istediğim yerler bu kadardı. İnsanı düşüncelere sevk eden dolu bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Maalesef yazarın diğer kitapları kadar akıcı olmasa da bu konuya meraklı birinin kesinlikle göz atması gerekiyor bence.
Yazarla fikir ayrılığına düştüğümüz bir konudan daha bahsedeceğim. Brenda olayına bir bakalım. Bazı ülkelerde erkeklerin etek giyebildiğini biliyoruz. Peki ya Brenda erkeklerin fırfırlı elbise giymesinin normal karşılandığı bir toplumda olsaydı yine de içgüdüsel olarak fırfırlı elbiseye karşı çıkacak mıydı? Cinsiyetin toplumsal olduğu iddiası, doğduğumuzdan beri maruz kaldığımız toplum kabulleriyle ilgili. Mesela herkes doktor erkek - ev hanımı evliliğini normal görürken neredeyse kimse evle ilgilenen erkek - doktor kadın evliliğini normal görmez. Gerçekten 2024 yılının imkanlarında bu ikilemin nedeni biyoloji mi sizce?
Bu fikrim karşı cinse dair içgüdüler için de geçerli. Elbette kadınların çoğunun beğendiğini belli bir erkek tipi ve erkeklerin çoğunun beğendiği belli bir kadın tipi vardır. Lakin bunun sebebini irdelediğimizde bize en net cevabı evrimsel psikoloji veriyor ve bu zevklere sahip olan insanların genlerini yayama konusunda onlara daha çok avantaj sağlayacak partnerlere yöneldiğini görüyoruz. Ama bu içgüdüler üzerinden toplumsal kurallar inşa etmeye çalışmak bence saçmalık. Benzer evrimsel süreçlerden dolayı yüksek enerji veren besinlere fazla dopamin salgılıyoruz ama gidip de tatlı yemeyi sevmeyen insanları yargılamıyoruz mesela. Neden kız erkek ilişkilerinde böyle kesin kurallar getirelim ki? Biyolojiden elde ettiğimiz bilgiler bizi bir yere sabitleyen prangalar değil, istediğimiz yere ulaştıran kanatlar olarak görev yapmalı diye düşünüyorum. Bu gerçekten ilgimi çeken bir konu, bu yüzden fikirlerinizi ve kaynak önerilerinizi yorumlarda bekliyorum.