Kaleme aldığı eserlerinde gerçekçiliğin peşinden giden ve okuyucuları her fırsatta pozitif bilimlere yönlendiren Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç adlı romanı ilk olarak 25 Nisan-20 Haziran 1910 tarihleri arasında Sabah gazetesinde tefrika edilmiş, daha sonra 1912’de kitap olarak basılmıştır.
Yazarın daha önceki romanlarında da karşımıza çıkan güldürü unsurları bu eserinde de yer almakta, bununla birlikte onun ortaya koyduğu toplumsal bozulmalar günümüzde de hüküm sürmektedir. Bu cihetten düşünülecek olursa Gürpınar’ın topluma ışık tutan bir ayna olduğu ve böylelikle bizi çeşitli konularda akıl yürütmeye ve vicdanları yoklamaya sevk ettiği yadsınamayacak bir gerçektir. Hüseyin Rahmi'nin Hakka Sığındık, Şık, İffet, Ben Deli Miyim?, Gulyabani, Efsuncu Baba, Metres adlı kitaplarında da görüleceği üzere onun ince ince işlediği karakterleri, millet olarak geri kalmışlığımızın nedenlerini tespit etmek, ahlaki yozlaşmışlığımızın izlerini sürmek, kadın-erkek ilişkilerine ışık tutmak ve doğrudan okuyucunun fikir dünyasını geliştirmek için biçilmiş bir kaftan gibidir. Batıl inançların, dedikodunun, hilenin, yalanın hüküm sürdüğü toplumların batmaya müsait olduğu, aklın ve gerçeğin izinden gidenlerinse kurtuluşa ereceği fikrinin hâkim olduğu eserlerinde Hüseyin Rahmi, güldürü unsurlarını belki de çok kullandığı içindir ki bizim kanayan yaralarımıza parmak basarken kendimizi sorgulamamıza da vesile olmakta ve böylelikle eserlerinin sıkılmadan ve keyifle okunmasını sağlamaktadır. Zaman zaman aynı konuların işlendiği kuruntusuna kapılsak da olayların işlenişi ve her biri bir diğerinden daha dikkat çekici ele alınan karakterler sayesinde Gürpınar’ın kitaplarını ayrı bir merak duygusuyla okuyabileceğimizi söyleyebilirim.
Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç, ele alınan konu itibarıyla nazarıdikkati çekmekle beraber yazarın ortaya koyduğu bazı fikirlerin bugün de karşımıza çıkıyor oluşundan mütevellit bir hayli önemli. Zira bu kısımlar 2024 yılının gerçeklerini de ihtiva eden ve çeşitli yerlerde okuduğumuz haberleri çağrıştırmakta.
Kuyrukluyıldızın dünyaya çarpacağı haberi üzerine baş kahramanımız İrfan etrafındaki cahil, bilmiş bir güruha ders vermek istediğinden onları korkutmak adına bir konferans düzenler. Bu konferansta çoğunluğu kadınlardan oluşan topluluk İrfan’ın söyledikleri karşısında hayrete düşmekten kendilerini alamazlar. Böyle bir toplantı esnasında, başlarına gelecek felaketten artık iyice emin olan meslek erbapları arasında geçen konuşmalar bir hayli trajiktir. Trajiktir diyorum çünkü insanların birbirlerini kandırmaya olan temayülleri artık "gerçeğimiz" hâline gelse de bunları yıllar önce yazılmış bir eserde tekrar görmek ve yıllar sonra bile göreceğimizi tahmin etmek insanı dehşete sürüklemiyor değil! Romanda bu durum karşımıza şöyle çıkar: Bulgar bir sütçü olan Yuvan’ın su katmadan süt satmadığını itiraf etmesi üzerine evin hizmetlisi olan Bekir de sütçüye parasını bile isteye geç verdiğini söyleyiverir. Daha sonraki itiraflar tam da bugünleri hatırlatır gibidir: Kasap bu zamana kadar koyun namına keçi sattığını, bakkal tartıda hile yaptığını itiraf eder. “Bu kadar adavetkâr insanların nasıl olup da birbirini mahvetmeyerek asırlardan beri bir arada yaşayabilmiş olduklarına taaccüp ettim.” ifadesi her şeyi özetlese de zaten insanların birbirini kandırdığı, öldürdüğü, yok etmeye yemin ettiği günümüzde bir kuyrukluyıldızın dünyaya çarpacağı haberi pek çoğumuzu şaşırtmazdı eminim.
Romanın en dikkat çeken kısımlarından biri İrfan’ın hiç görmeden mektuplaştığı bir kızı sevmesi üzerine onunla aralarında geçen muhâverelerdir. İrfan alelade fikirleri olan, eğitimsiz ve cahil biriyle evlenmenin ne kadar güç olduğunu düşündüğü sıralarda kendisine gelen bir mektupla hep düşlediği kişiyle karşılaşmanın sevincini yaşar. Kendisine mektup yazan kişi ismini ve kim olduğunu daha sonradan öğreneceğimiz Feriha isminde bir kızdır ki bu kız fikirleriyle İrfan’ı etkilemeyi başarır. Zira o kendini geliştirmek isteyen, spor yapmaktan zevk alan, okumayı ve yazmayı seven hatta yazdıklarını çeşitli gazetelere gönderip yayımlamak isteyen bir kızdır lakin toplumsal baskının ve ailelerin kız çocuklarına verdiği önemin yetersizliğinin etkisiyle bu emelleri yerine getirememektedir. Romandaki şu ifadeler bu durumu özetler niteliktedir: “Zavallı Türk kadını için hane derununda hareket-i bedene iki büyük vesile vardır. Ya ortalık süpürmek namıyla hasır süpürgeyi alıp iki kat olarak evin tekmil mikroplu tozlarını yutmak… Yahut çamaşır namıyla leğen başında akşama kadar bütün aile mülevvesatının sıcak su derununda hasıl olan zehirli tebahhuratı teneffüs etmek… İşte bizim en büyük egzersizimiz, sporumuz bundan ibarettir.” Buna ek olarak romanın dikkate şayan bir diğer kısmı erkeklerin bu tarz yetiştirilen kızları beğenmeme lüksüne sahip olmalarını düşünmeleri ve gözlerinin sürekli dışarıda olmasıdır. Oysa bir baba, eş, ağabey olarak kadınlara hak ettikleri değeri vermeleri gerekmektedir fakat bunu önemsememektedirler. İrfan ve Feriha arasındaki bu mektuplaşmalar kadın ve erkeğin aynı fikir ve hissiyatla bir araya gelince nasıl mutlu olacaklarını göstermesi bakımından da önemlidir. İrfan Feriha’nın kendini geliştiren ve açık sözlü bir kız olmasından etkilenir ve onunla evlenmeyi kafaya koyar. Burada kadının sadece dış görünüşüyle değil fikirsel anlamda da dikkate alınması söz konusudur. Kendini iyi ifade eden ve bağnazlığa aldırmayan kadınları sırf böyle olduğu için serbestlikle ve ahlaksızlıkla niteleyen bir toplumda erkek bir yazarın bu konuları ele alması da romanın önemini arttırmaktadır.
Hüseyin Rahmi’nin fikirlerini İrfan’ın ağzından öğrendiğimizi söyleyebiliriz. İrfan kendi nesliyle önceki nesiller arasındaki tezadı şöyle ifade eder: “Biz Zola’ların, Maupassant’ların, Goncourt’ların tetkik-i kemalatıyla uğraşıp validelerimiz “Billur Köşk” hikâyesinin felsefesiyle amil bulundukça, biz Beethoven’ların, Chopin’lerin, Gounod’ların elhan-ı sanatıyla sermest kalıp da onlar “Arabi Fellahi” kantosuyla münşerih oldukça bu tezat-ı his ve tefehhüm aramızdan hiçbir vakit zail olmaz.” Yazarların Türk edebiyatının yenileşme hareketleriyle başlayan eski ve yeni arasındaki zıtlıkları ele alan eserler ortaya koymaları önemli bir meseledir. Şinasi’nin Münacat’ı, Ziya Paşa’nın bentleri, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası, Namık Kemal’in İntibah’ı, Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ve Rakım Efendi’si, Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayal İçinde’si hep bu eski-yeni tartışmasının, kültürel kodlarımızla iç içe geçmiş yenilik mücadelemizin, Avrupalılaşmaya çalışırken kendi geleneğimizden kopuşumuzun, tamiri mümkün olmayan özenticiliğimizin ve bununla birlikte akıldan uzaklaşmış ve kendi hırsları yüzünden meseleleri çarpıtan insanların arafta sallanışının birer örneğidir. Türk edebiyatının her döneminde gerek siyasal gerek sosyal pek çok nokta kendine has özellikleri ihtiva eden karakterlerle ele alınmış ve konular kimi zaman birbirini tekrar etse de yazarların kendine has üslubuyla ortaya konan eserler asırlarca yaşama imkânı bulmuştur. Biz bugün 1900’lü yıllarda yazılan bir eseri okurken kendimize hiç yabancı gelmeyen konuları görüp o devrin problemleri çözme kabiliyetinin esrarına vakıf olmaya çabalarken belki de bundan yıllar sonra kaleme alınacak olan eserleri de birtakım fikirleri eleyerek, belli başlı düşünceleri devam ettirerek etkilemiş oluyor ve böylelikle kendimize has, kendi his ve fikirlerimizden tevellüt etmiş ve böylece “bizim” olmuş bir edebiyatı yaşatmaya devam ediyoruz.
Bütün bunların yanında Gürpınar’ın bu romanında eski yaşam tarzının izlerine rastlamak da mümkün. Sosyal çevre, kılık kıyafet, iletişim araçları, teknolojik gelişmeler ve bilimsel araştırmalar “kuyrukluyıldız” felaketi ile araçsallaştırılmış ve karakterler kendi fikir dünyasına göre bu olayı yorumlamıştır. Kıyamet kopsa da kendi eğlencesinden ve aldatışından vazgeçmeyen erkek karakterlerle her şeye inanan ve dedikoduyu bırakmayan kadın karakterler romanın en temel unsurlarıdır. Memleketine faydalı olmak adına durmadan çalışan ve ecnebi kitaplardan elde ettiği bilgileri halka sunmaya çalışan İrfan birtakım güçlüklerle karşılaşır. Romanda bir kadının “Mademki bu dünya yuvarlakmış… Akşam sabah fırıldak gibi dönüyormuş da biz sokağa çıktığımız zaman yuvarlanıp da niçin denize düşmüyoruz?” minvalindeki sözleri bu durumu özetler niteliktedir. Romanın sonunda İrfan ve Feriha evlenir. Böylelikle birbirine her bakımdan denk olan iki kişi muradına erer.
Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre Türk romanında hakiki konuşma Hüseyin Rahmi ile başlar. Gerçekten de Gürpınar'ın romanlarında dikkat çeken, sahici pek çok diyalog vardır. Yine Tanpınar'ın ifadesiyle Gürpınar halkımızı ve hayatımızı tanıyan muharrirlerdendir ve edebiyatımıza sokak onunla girmiştir. Yukarıda kısaca özetlediğimiz gibi bu romanda da hayat sahnemizden pek çok izler vardır ve bunun içindir ki Gürpınar'ın eserleri yüzyıllar boyu yaşamaya devam edecektir.