“Pirenelerin ardında İspanyol işçiler faşist mermilerle devriliyordu ama onların kanının bedelini Fransız canlarıyla, benim olmayan tek bir canla ödeyebilir miydim? Toplama kamplarında Yahudiler sinekler gibi geberip gidiyordu ama onların cesetlerini Fransız köylülerin masum bedenleriyle takas etmeye hakkım var mıydı? Kendi kanımla canımla ödeyebilirdim ama başka insanlar cebimdeki bozuk para değillerdi. Hangi yüce düşünce onları karşılaştırmaya, sayı gibi saymaya cüret edebilir?”
Bir yandan kendi varoluşluyla cebelleşen bir yandan da gittikçe artan II. Dünya Savaşı’nın şiddetinin içinde her şeyiyle başka bir dünya üretmeye çalışanların, fedakarlıkların, dünyanın ve zamanın gerçekliğinden kaçmaya çalışırken kendilerini tam da bu gerçekliğin baş aktörü olarak bulanların, değişen ve dönüşenlerin hikayesi Başkalarının Kanı.
Roman, burjuva ailesinin ona sunduğu imkanları, kendi iç yüzleşmesiyle reddedip direniş hareketine katılan Jean ve kişisel arzularına, özgürlüğüne düşkün, hayatı heyecanlardan ibaret gören Helene’in ilişkileri etrafında kurgulanmış olsa da sadece onların hikayesi demek haksızlık olur. Kişisel mutluluk ve tatminin kolektif mutluluk ve tatmin ile çarpışmasını, bu ahlaki ikilemin her karakterde nasıl hayat bulduğunu ve içsel sorgulamalarını çok dürüst bir şekilde işlemiş Beauvoir, anlatımı öyle çok yönlü ve gerçekçi ki okurken bazen kalbimin sıkıştığı, biraz ara verip üstüne düşünme ihtiyacı hissettiğim pek çok an oldu.