Puan vermedi·443 syf.····Okunma: 20 Kasım 2024 08:58 Thrushcross Çiftliğinin yeni kiracısı Lockwood'un bir gece Uğultulu Tepeler'de misafir kalması ve o gece gördüğü , rüya olup olmadığını anlayamadığı şeyler üzerine yardımcısı Nelly'den Uğultulu Tepeler'deki evin hikayesini dinlemeye başlaması ile başlıyor. Ve Nelly “Her şey, Uğultulu Tepeler adı verilen evin sahibi Earnshaw’ın, bir şehir ziyareti sonrasında 6 yaşlarında çingene gibi esmer bir erkek çocuğuyla geri dönmesiyle başladı. " diyerek Uğultulu Tepeler'in hikayesini anlatmaya başlıyor. İki ailenin İngiltere kırsalındaki iç içe geçmiş hayatlarını, gel gitlerini, aşklarını ve en çok de nefretlerini okuyoruz. İsimlerin aynı olması sebebiyle ilk başlarda karakterler birbirine karışmıyor değil ama bir Rus klasiği kadar karışık kadro yok bu romanda. Anlatılan hikayeye döndüğümüzde Bay Earnshaw'ın bir gece vakti eve getirdiği kimsesiz çocuğa Heathcliff ismini vermesi ve onu kendi çocuklarından ayrı tutmamasına rağmen evin erkek çocuğu Hindley'in en başından itibaren onu dışlaması bu dışlanma karşısında evin diğer kız çocuğu Catherine'nın ise onu en yakını kabul etmesi ile Heathcliff'in karakteri şekilleniyor. Heathcliff Bay Earnshaw'ın ölümü ile Hindley'in aşağılamaları nedeniyle cehennemi yaşarken Catherine'nın sevgisi, bağlılığı ile bir yandan da cenneti yaşıyor. Bundan olsa gerek Heathcliff'in ruh hali ve karakteri sürekli değişim içinde gidiyor. Ta ki Catherine Bay Linton ile evlenene kadar. Catherine Bay Linton ile evlendikten sonra Heathcliff'in ona olan aşkı katıksız bir nefrete dönüşüyor benim gözümde. Her ne kadar aşk olarak gösterilmeye çalışılsa da deliliğin eşiğinde bir nefret benim için Heathcliff'in büründüğü hal. Catherine'nın ölümünden sonra da Heathcliff, kötülüğünde zerre eksilme olmaksızın hatta artarak çevresindeki herkese ve her şeye nefretle bakan iki göz ve atmayan bir kalp olarak varlığını sürdürüyor. Heathcliff'in , Catherine'nın kızına ve kendi oğlu ile Bay Hindley'in oğluna davranışları da bi o kadar kötülük dolu ve vicdansızca. Hiç bitmeyen kötülük ancak ölümle sonra eriyor. Ve gerisinde mahvedilmiş hayatlar kalıyor. En sonda yazar bize bir umut , yeşerebilecek bir aşk filizi bırakıyor ancak yine de bu kitabı benim için aşk romanı yapmaya yetmiyor.
Yaptığım bu anlatım ve yorumlar kitabı kötü bulduğum anlamına gelmiyor. Sadece kitap için bir aşk romanı diyemem, eleştirim bir aşk romanı olarak kabul edilmesine. Emily Bronte'nin karakterlerin duygularını bu kadar güçlü aktarması, tüm o duyguları yaşatması muhteşem. Emily Bronte dönemi itibariyle kullandığı teknikler ve ele aldığı konular , iyi aile romanları dışına çıkarak ihitiras, nefret intikam gibi konuları işlemesi ile Viktorya dönemi İngiliz Edebiyatı içerisinde büyük bir ses getirmiş. Hakkında çok konuşmak ve çok yazmak istediğim bir eser ama burası içi bu kadarını kafi buluyorum. Ezcümle keşke başka kitapları da olsaydı okusaydık dediğim yazarlardan oldu. İyi ki tanımışım