Puan vermedi·364 syf.····Okunma: 27 Kasım 2024 09:21 İbrahim Kalın’ın Barbar Modern Medeni adlı eseri, modernlik, medeniyet ve barbarlık
kavramlarının tarihsel, sosyolojik ve ideolojik temellerini irdeleyen kapsamlı bir çalışmadır. Eser, özellikle Batı merkezli medeniyet anlayışının tarih boyunca nasıl şekillendiğini, yerleştirildiğini ve bu süreçte barbarlık ile medeniyet arasındaki sınırın nasıl bulanıklaştığını tarihsel kesitlerle bize sunmaktadır. Bu bağlamda yazar, medeniyetin çok katmanlı ve siyasi polemiklere konu olan bir yapı olduğunu vurgulayarak zihnimizde bu bulanıklığı berraklaştırmayı hedeflemektedir. Kalın medeniyet düşüncesini, dünya görüşü ve varlık tasavvuruyla ilişkilendirerek insan, tabiat ve toplum için ifade ettiği anlamların üzerinde yoğunlaşarak medeniyeti farklı perspektifler üzerinden değerlendirmemize olanak sağlamaktadır. Medeniyet kavramının genel muhasebesini yaparak bulunduğumuz noktada hâkim olan medeniyetin bizi getirdiği noktayı incelemektedir.
Kitap, modernleşme ve modernite kavramları üzerinde durarak modernleşmenin
yalnızca ilerleme ve refah getiren bir süreç olmadığını, aksine yeni türde barbarlıkların ortaya çıkmasına zemin hazırladığını savunmaktadır. Tarihsel örneklerden güncel tartışmalara kadar geniş bir yelpazede analiz sunarak okuyucunun medeniyet algısını sorgulamasını ve belki de yenilemesini sağlamaktadır. Coğrafyayı dikkate almadan toplumların, devletlerin ve medeniyetlerin mahiyetini kavramanın güç olacağını düşünen yazar, bununla ilgili İpek Yolu örneğinin üzerinde durarak (Kalın, 2018, s. 28) medeniyetlerin merkezi olduğundan bahsetmektedir. Tüccar, seyyah ve diplomatların seyahat ettiği; mal, teknik, fikir ve hikayelerin taşındığı İpek Yolu, kısa sürede gelenek, kültür, sanat ve medeniyet inşa etmiştir.
Tarih boyunca medeniyetlerin oluşumu ve gelişimi, yalnızca coğrafi koşullara ve
kültürel alışverişlere değil, aynı zamanda kendini tanımlamak için başvurduğu kavramlara da bağlı olmuştur. Bu nazarda, medeniyetin kendi kimliğini inşa ederken, barbarlık kavramına atfettiği anlamlar ve birbirlerinin arasındaki karşıtlık dikkat çekmektedir. Ancak yazar, bu karşıtlığın göründüğü kadar basit olmadığını, medeniyetin çoğu zaman barbarlık üzerinden kendini tanımladığını öne sürmektedir. (Kalın, 2018, s. 38) Antik Yunan’da barbar terimi, Yunanca konuşamayan halkları ifade ederken, Roma döneminde daha karmaşık bir anlam kazanmıştır. Nitekim Roma İmparatorluğu’nda barbarlık, yalnızca bir dil veya kültür farklılığını değil, aynı zamanda hukuki düzenin dışında kalmayı da temsil etmiştir.
Kalın, barbarlık ve medeniyet arasında zikredilen bu karmaşık ilişkinin Aydınlanma Çağı’nda yeni bir boyut kazandığını belirtmektedir. Aydınlanma düşüncesi medeniyeti akıl, bilim ve ilerleme ile özdeşleştirirken, Batılı olmayan toplumları irrasyonellik ve geri kalmışlıkla ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda, medeniyet kavramını benimseyenler, barbarlık kavramını bir anlamda hem “öteki” olarak tanımlamış hem de medeniyetin üstünlüğünü meşrulaştıran bir tebaa haline getirmişlerdir.
Medeni olmak, medeniyet kurumlarından önce gelerek onları inşa etmektedir.
Medenilik vasfını taşımayan toplumların ihtisas ettiği maddi-kurumsal yapılar, barbarlığın, savaşın, yabancılaşmanın ve yıkımın aracı haline gelebilmektedir. Bu nazarda ekonomik teknolojik imkânsızlık ile barbarlık arasında doğrusal bir bağlantı bulunmamaktadır. Tersine bilhassa ekonomik ve teknolojik imkanlara sahip olan toplumların, moderniteyle birlikte, farklı toplulukları daha etkili bir şekilde bastırma veya yok etme gücünü arttırdıkları gözlemlenir ve bu toplumların barbarlığa meyletmesi sık rastlanan bir durumdur. Kitapta yer yer karşılaştığımız anekdotlar ve tarihten notlar da bu durumu gözlemlememize olanak sağlamaktadır.
Evrensel küreselleşmenin ortaya çıkardığı yeni medeniyet ve modernite kavramları
üzerinde duran yazar, modernitenin ürettiği suni değerler sisteminden bahsetmektedir: Modernite araçsal akla dayalı, birey merkezci, ilerlemeyi teknik gelişmeden başka bir kalıba koymayan yapıya sahiptir. Nitekim Darwinizm’in çıkardığı doğal seleksiyon fikrinin yansımalarını modernite yapısında görmekteyiz. Darwinizm’e göre sömürgeci bir gücün tasallutu altına girmek, biyolojik açıdan zayıf olan ırkların kaçınılmaz kaderidir. Bu düşünceye göre beyaz adam dünyayı yönetmek için gerekli biyolojik, kültürel ve diğer vasıflara haiz olmaktadır. Farklı ırk yapısına ve etnik kökene sahip insanların vahşi yaratık olarak kabul edilmesi, insanlığın yüz karası olan insanat bahçelerinin medeniyet timsali kabul edilen ülkelerde yapılıyor olması bu düşünce yapısını tekrar sorgulamamıza sebebiyet vermektedir. Avrupa’nın medeniyet üzerine verdiği demeçlerin altında yatan barbarlık örnekleri çok geçmişe ait değil, 19 ve 20. yüzyılın gerçekleridir.
Avrupa’nın modernleşme süreciyle özdeşleştirilen medeniyet kavramı, Batılı olmayan
toplumların kültürel tercihlerini ve tarihi birikimlerini yok sayarak görmezden gelmektedir. Batılı anlamda medeniyet Avrupa toplumlarının sahip olduğu ve diğer toplumlara üstünlük sağladığı her şeyi ifade etmektedir. Bu düşünceler nazarında yazar, Avrupa’nın medenileştirme misyonu adı altında sömürgecilik faaliyetlerini meşrulaştırmasına değinmektedir.
Yazar, dünya görüşü ve varlık tasavvuru kavramlarından bahsederek medeniyetin
temelini oluşturan yapıları vurgulamayı hedeflemektedir. Bir medeniyetin dünya görüşünün, onun varlık, bilgi ve insan anlayışını şekillendirdiğini ifade ederek bahsedilen kavramların mahiyetini açıklamaktadır. Modernitenin dünya görüşünü incelediğimizde ise araçsal bir akıl ve materyalist bir varlık tasavvuru üzerine kuruludur. Modern hümanizm insanı varlığın merkezine yerleştirirken, modern kozmolojide insan evren içinde anlamsız bir varlık olarak atfedilerek zihin karmaşasına neden olmaktadır. Buna karşın İslam medeniyetinin dünya görüşü vahiy temelli bir varlık tasavvuruna dayanmaktadır. İnsanı ve evreni manevi bir bütünlük olarak ele almaktadır. Kalın’ın bize sunduğu bu kavramlar ışığında modernite ile İslam medeniyetinin arasındaki temel farkların altında yatan sebepleri inceleyebilmekteyiz.
Medeniyet bağlamında düzen, bireylerin toplum içindeki ilişkilerinin yapılandığı
toplumsal uyumun sağlandığı, bireysel özgürlük ve toplumsal bağlar arasında denge kuran bir sistemdir. Kalın moderniteyle birlikte bu düzenin bireysel özgürlüğe indirgenmesi üzerinde durarak bu durumu özgürlük sorunu olarak nitelendirmektedir. Modernite sınırsız özgürlük ve tercih hürriyeti sunmaktadır ki Kalın, modernitenin bireyi özgürleştirme iddiasıyla hareket ederken aslında bireyi hem manevi değerlerden hem de toplumsal bağlardan uzaklaştırarak yalnızlaştırdığını savunmaktadır: modernitenin vaadi anlam değil, özgürlüktür. (Kalın, 2018, s. 190) Gelenek ise insana anlamlı bir hayat vaat ederken, bunun için bazı haklardan ve özgürlüklerden feragat etmesi gerektiğini söylemektedir. Bir taraf anlam kriziyle karşı karşıyayken, diğer taraf anlamlı bir hayat yaşama adına özgürlüğünü feda etme riski taşımaktadır. Yazar bu iki kavram arasındaki mutedil yolu ve özgürlüklerimizden feragat etmeden nasıl anlamlı bir hayat yaşayabileceğimizin cevabını yine İslam medeniyetinde bulmaktadır. Kalın, özgürlük ve düzenin birbirine zıt değil, aksine doğru bir medeniyet anlayışında uyumlu bir bütünlük oluşturması gerektiği yönünde önemli bir anlam farkındalığı oluşturmayı hedeflemektedir. Düzenin ihtisas edilebilmesi için adalet ve ihlas kavramları üzerine yoğunlaşan Kalın, bu kavramları halihazırda bünyesinde bulunduran İslam medeniyetini kılavuz olarak tasavvur edilmektedir.
Yazar, İslam medeniyetinin bilgi tasavvurunu ele alarak bilginin mahiyeti, kaynağı ve
amacı üzerine derinlemesine bir analiz sunmaktadır. Kalın, İslam medeniyetinde bilginin yalnızca bireysel bir birikim değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi bir sorumluluk taşıdığını vurgulamaktadır. İslam’da bilgi, vahiy ve akıl ekseninde şekillenerek hem dünyevi hem de uhrevi bir amaca hizmet etmektedir. Modernitenin bilgi anlayışını eleştiren yazar, modern bilimin indirgemeci ve araçsal bilgi anlayışının insanı anlam ve değer boyutundan kopardığını savunmaktadır. Yazar sahih bilgi olarak tanımladığı ilim ve her şeyi yerine koymak olarak tanımladığı hikmet kavramlarını, İslam düşünce geleneğinin iki ana kavramı olarak ifade etmektedir. İlim ve hikmet kavramları bir tarafta yaratılmış varlık düzenini ifade ederken, diğer
tarafta insanın bu düzen içindeki yerini anlamlandırma çabası olarak tanımlanmaktadır.
Sonuç
Kitap ilk beş bölümünde barbarlık, modernlik ve medeniyet kavramlarını evrensel
olarak ele almaktadır. Sonraki beş bölümünde İslam medeniyetinin temel ilkeleri, varlık ve medeniyet tasavvuru, adalet ve özgürlük yapısını, bilgi felsefesi ve hikmeti, sanat anlayışını incelemektedir. Son bölümdeyse iki önemli İslam filozofu ve düşünürü olan Farabi ve İbn Haldun’un erdemli şehir ve ümran kavramlarını değerlendirerek medeniyet tasavvurunun kavramsal temelleri olan ’’Estetik, varlık ve bilgi anlayışında altın oranı aramaktayız.” (Kalın,2018, s.329) diyerek kitabı sonlandırmaktadır.
Bütünden özele inen bir yaklaşım izleyen İbrahim Kalın, bu yöntemle kavramları
birbirine karıştırmadan ve her birini nereye koymamız gerektiğine dair bir fikir bütünlüğü oluşturarak modernite ve medeniyet üzerine okuyucularına kapsamlı bir okuma sunmaktadır. Konu bütünlüğüyle ilgili geçmişten günümüze önemli olan, o konuda literatürde yer edinmiş fikirleri ve fikir insanlarının düşüncelerini alıntılayarak geniş bir perspektif sunmaktadır. Doğu Batı bağlamında birçok görüşe yer veren ve bunları yorumlarıyla detaylandıran yazar, okurun konuyu daha iyi özümsemesine yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle kitap, Doğu Batı ilişkileri, İslam tasavvuru, varlık ve medeniyet gibi kavramların daha iyi anlaşılması için kıymetli bir eserdir.
Hatice Hilal Karaaslan,
İLEM 1. Kademe Öğrencisi